Fetva Meclisi
Soru
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin vefatı ile birlikte vahiy sona erdi, artık vahiy gelmiyor. Ancak buna rağmen Allah bazı kullarına ilham yolu ile bir takım şeyler bildirir mi? Allah’ın bazı kullarına katından hikmet vermesi veya ledün ilmi böyle bir şey mi? Bazı İslam alimleri veya veli kullar Kur’an ve sünnette açıkça hakkında bilgi verilmemiş (sükut edilmiş veya müteşabih bir şekilde anlatılmış) konular hakkında bu yolla bilgi sahibi olabilirler mi?
Cevap
Benzer fetvalar
Şunu kesin bir kural olarak biliniz: Peygamberler dışında masum/günah işlemez kimse yoktur, olamaz. Bu kurala âlimler, şeyhler bütün mü'minler dahildir. Âlim de insandır. Âlim de bu hayatın içinde yaşamaktadır. Âlim ile cahil arasındaki fark, âlimin dinin hakikatini daha iyi biliyor olmasındadır. Elbette âlim, bu bilginin farkı olarak hesabı daha ağır durumdadır ama neticede o da nefis taşımaktadır, o da şeytana muhataptır. Âlimi de cennet veya cehennem akıbetine doğru yürüyen bir kul görmek gerekiyor. İlminin derinliği kadar imtihanı da ağır olacaktır. Bir başka sorun da bizim gibilerin dışarıdan bakarak her bilgi sahibini ‘âlim’ yerine koyuyor olmamızdır. Esasen âlimler de kendi içinde sınıflandırılmalıdırlar. Dünyalık alanda uzmanlaşmış ama ahiret hayatını yok gibi tutmuş birine âlim diyor olabiliriz. Şeriat bilgisine sahip ama takvadan nasipsiz biri de bize göre âlim sayılabilir. Dünyalık menfaatler önünde büzülen birinin bilgisine biz ilim deriz ama onun Allah katında bir değeri olmadığını unuturuz. Bütün bunların ötesinde âlim, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin dinine vekil olmuş insandır. Dünyalığa tenezzül etmeyen, konuştuklarının adamı, ahiret korkusu ile yaşayan kimse âlim odur. Bizim gibi dışarıdan bakanların hangisi daha iyi âlimdir sorusuna cevap bulması elbette zordur. Âlimlerin kendi içinde bir imtihanı olacağı gibi bizim de ‘hangisi âlim?’ sorusuna cevapta samimi olma imtihanımız olacaktır. Bizim dilimizi konuştuğu, yöremizden olduğu, bizim siyasi idrakimize yakın olduğu, ekonomik menfaatimize zarar vermediği gibi sebeplerle yanında durduğumuz âlim başka, ondan öğrendiğimiz her şeyin bizi biraz daha Allah’a yaklaştığı âlim arayışımız başkadır. Özet olarak diyebiliriz ki, Müslümanlar olarak bizim imtihanlarımızdan biri de âlimlerle imtihanımızdır. Varlıkları bir imtihan, yoklukları başka bir imtihan olarak onlar bizimle biz onlarla imtihan durumundayız.
Ledûn ilmi, Allah Teâlâ’nın salih kullarına ilham ettiği herkeste bulunmayan ilim demektir. Peygamberler, peygamberlerin varisleri durumundaki kullarına Allah Teâlâ bazı gizli ilimler aktarır. Bu haktır. Hak olmayan ise şudur: Mümin, böyle bir bilgi kendisine aktarılsın diye çalışmaz. Müminin hedefi Allah’ın rızasını kazanmaktır. Onun için çalışır. O çalışma, belli bir noktada o tür bilgilerin akmasına vesile olabilir veya olmaz, kul bunu bilemez, bir bilme gayreti içinde de olmaz. Bu birinci husustur. İkinci husus ise şudur: Bu tür bilgiler, insanı bağlayıcı olmaz. Birisine öyle bir ilim geldiği var sayılmış olsa bile Şeriat’ımızın sarih hükümleri bırakılıp o bilgi ile amel edilmez. Yani o bilginin hele diğer insanlar için uygulama değeri yoktur. Üçüncü bir husus da şudur: Ledûn ilminin kime hangi şartlarda geleceğine dair bir bilgimiz de yoktur. Bu bilginin geldiği insanlar “bende bu bilgi var” demezler. Diyecek olsalar, o düzeyi kaybederler. Başkalarının “filancada ledûn bilgisi var” demesi de kendin pişirip kendin yemek gibi bir şeydir. Elimizde Kur’an’ımız ve hadislerimiz, onlara ilave olarak ümmetimizin muhteşem birikimi olan fıkhımız vardır. Mümince yaşamak için başka bir bilgiye ihtiyacımız yoktur. Bu tür meşguliyetler de fuzulidir.
Aleykümselam. Her ilim hangisi olursa olsun, bir sapıtma ve kayma nedeni olabilir. Tefsir de olsa hadis de olsa durum budur. Önemli olan o ilimle meşgul olanın ihlası ve gayretidir. İyi bir hocanın denetiminde olduktan sonra kelam ilmi de ilimdir, onun ehli de âlim olabilir. Yalnız sizde vesveseye kayan bir tehlike olup olmadığına dikkat edin. Kimseden 'dua bile istememek' sıkıntılı bir ifadedir.
Sünnetullah, Allah’ın koyduğu kurallar, yasalar demektir. Bu yasalar da evreni, insan toplumunu ve hayatı düzenlemek için koyduğu kurallardır. Sünnetullah değişmezlik, standartlık, devamlılık üzere konmuştur. Hayatın akışı içinde hak batıl mücadelesinin sürekli var olması, insanların sürekli bir imtihan içinde olması, belaların ve musibetlerin hayatla beraber sürekli var olması, insanların imanlarına göre değil de insan olarak var olmalarına göre olaylarla karşılaşmaları, toplumların yükseliş ve inişlerine ait sonuçlar, toplumların kendini değiştirmedikçe Allah’ın onları değiştirmeyeceği, hayatın sebep sonuç ilişkisine bağlı olarak sürmesi gibi gözlemlerimiz sünnetullah gereğidir. Sünnetullah yerine ADETULLAH ifadesi de aynı manada kullanılmıştır. Sünnetullah ve zalimlerin zulmü ile alakalı olarak şu tespitleri yapabiliriz: Sünnetullah denen olaylar ve kurallar Allah’a ait işleri yansıtır. Yani bunlar ilahidir. İlk insan toplumundan beri sünnetullah işlemektedir. Kur'an’ımız bunlardan bazılarını bize aktarmıştır. Bu da zulmün sebepleri, zalimlerin akıbetleri gibi konularda mü'minler ibret almak ve gereğini yapmakla yükümlüdürler. Bu aynı zamanda Allah’ın kullarını yanlış yolda olmaları halinde azabı ile tehdit etmesidir. Sünnetullah bilgisi bir tarih ve sosyal analiz bilgisi olarak da görülebilir; dünün zalim karakteri bugünün zalim karakteri olarak devam etmektedir. Allah’ın kanunu değişmiyor. Bu nedenle sünnetullahı iyi anlayan dini de iyi anlamış olur. Bugün cereyan eden olayları ve insanların halini de en temel kaynağından tahlil etmek kolaylaşmış olur. Sünnetullah iyi anlaşıldığında görülür ki Allah Teâlâ yeryüzünde zalimlerin yaptığını biliyor ama anında cezalandırma yapmıyor. Bilakis zalimlere bir mühlet vermeyi önde görüyoruz. Bu mühlet verme de onun takdir buyuracağı bir hikmet üzerinden yürüyor. Aslında bu mühlet verme yani cezasını ileri bir zamana erteleme zalimler için bir tuzaktır. Zalim bunu takdir edemediği için zulmüne zulüm katmakta ve hesabı daha ağır olmaktadır. Kafirler bu yüzden büyük bir gurur ve kendini güçlü görme bataklığına düşmüş olmaktadırlar. Yine de Allah Teâlâ, mühlet vermeden yani cezayı ileriki zamanlara yaymadan bir ümmeti topluca helak etmemektedir. Bu da insanlara bir rahmet esintisidir. Mazlum da başındaki sıkıntılarla imtihan içinde bir hayat yaşadığı için sebat edebildiği sürece kazanan olmaktadır. Sünnetullahın en çok görüldüğü alanlardan biri de istidractır. İstidrac, adım adım helake doğru çekmek anlamına gelen bir kavramdır. Kafirler her türlü nimet ve fırsatın ayaklarına geldiği bir ortamda yaşarken Allah Teâlâ onları ellerindeki nimetler sebebiyle tuzağa doğru çekmiş olur. Onlar bu durumu anlayamazlar; her istediklerini yapacakları bir gücün sahibi olarak kendilerini değerlendirirler. Vakti gelince de Allah’ın azabı onları bulur. O zaman görür ve anlarlar ki ellerindeki imkanlar onlar için bir tuzak imiş. Bu kural yani istidrac kuralı bireyler için geçerli olacağı gibi toplumlar için de geçerli olabilir. Allah’ın zalimleri helak etmesi onun dileyeceği ve hikmeti ile yapacağı bir zaman ve şekilde olur. Zalime bir başka zalimi musallat edebilir. Zalimi kendi içinde kahredebilir. Mü'minlerin eliyle yapabilir. Ekonomik veya siyasi sebeplerle onları parçalayarak yapabilir. Nasıl ve ne zaman dilerse helakleri öyle olur. Mazlum durumda olanlar ise insan olarak yapabileceklerini yapıp zalime karşı kendilerini korumaya çalışırlar. Son ve bitiren kararı ise Allah Teâlâ verir.
Selamünaleyküm. İman etme düzeyinde bilgi kaynağımız SADECE Kur'an ve Sünnet'tir. Bu iki kaynağın dışındaki bütün bilgi kaynakları, bizim için bir kültür niteliğindedir. Âlimlerin bu iki kaynaktan yola çıkarak ortaya koydukları bilgiler ise, bu iki kaynağa dayanma açısından güvenilirliği kadar bağlayıcıdır. Bir âlimin mücerret görüş belirtmesi bizim için hürmete şayan olabilir ama ASLA DİN OLMAZ. Bir âlimin görüşünün din olması başka şey, muhterem olması başka şeydir. İkisi arasındaki çizgi, iman konumuz olması veya olmaması çizgisidir. Bilhassa rüya ve benzeri bilgileri bu noktadan ele alabilirsiniz.
Bize Peygamber gönderen Allah’ın, gönderdiği peygamberin bize yaptığı yönlendirmelere hadis denmektedir. Peygamber aleyhisselamı nereye oturtuyorsak, ondan geldiği sabit olan hadisleri de oraya oturmak zorundayız. Hadisleri bir bütün olarak kabul etmeyenin bu ümmetin içinde bir yeri olması mümkün değildir. Şu veya bu hadise, ilim adamlarının itiraz etmesi ise bir ilim mantığı içerisinde mümkün olabilir.
dini sorular konusundaki diğer fetvalar
Evet, mescitlere yürümek öyle bir sevap kaynağıdır. Bu sevap kaynağı da erkeklere daha açık görülmektedir. Bunu böyle kabul edip bir kenara koyalım. Sonra da şu sorunun cevabını bulalım: Mesela erkeklerin nurlu cennetlere geçme imkân ve kaynağı sadece mescitlere yürümek midir? Onun dışında onlarca aynı fırsatı kazandıracak kaynaklar yok mudur? Cevabımız ‘vardır elbette' olacaktır. Demek ki, bir sevap kaynağının zikredilmesi diğerlerinin yokluğu demek değildir. Bu erkekler için böyle olduğu kadar kadınlar için de böyledir. Sevgili Peygamber aleyhisselam efendimiz, bayanlar için mesela cemaatle namazı şart koşmazken onlara da cemaatle namaz gibi belki de daha büyük fırsatlar açan kapılar göstermiştir. Kadınlar da o fırsatları cennet yoluna çevirip kazanacaklardır. Bir de bu gözle bakmaya çalışın, daha geniş görün, daha renkli görmeye çalışın. Allah yardımcımız olsun.
Burada ölçü olarak sahibinin hakkını takip etmesini ya da yasaklamayı izlemesini alabilirsiniz. Terkedilmiş gibi duran kullanılabilir.
Sekarat yani ölüm öncesi anda şeyhin gelip kurtarması hakkında şunu bilmemiz gerekiyor. Eğer şeyh/mürid ilişkisi muhakkak bir şeye benzetilecekse sadece anlaşılsın diye bir benzetme yaparak ashabı kiramın Peygamber aleyhisselam ile ilişkisini buna benzetebiliriz. Gerçi böyle bir benzetme sağlam bir zemine oturtulamaz ama mesele anlaşılsın diye benzetelim. Ebu Bekir radıyallahu anh, Ömer radıyallahu anh, Ali radıyallahu anh gibilerin sekarat denebilecek hâlleri bilinmektedir. Onların Allah'ın Kur’an ile şahitliğini yaptığı beyatlarına rağmen böyle bir şey gerçekleşmedi. Peygamber aleyhisselamın ruhaniyeti gelip onları kurtarmadı. Bıraktığı şeriatına sadakatleri onları kurtardı inşallah. Onlar için gerçekleşmeyen bu temenni şimdi veya başka bir zamanda kim için gerçekleşebilir?
Fitnelere dalmayan, ashabı kiramın izini süren, ilk günkü kıvamında bir İslam anlayışına sahip olan, sıkıntılar karşısında başta cihat olmak üzere dinden kopmayan grup demektir.
Kabirdekiler veya yaşayan makam sahipleri iyi mü'minler, Allah dostu insanlar ise açtıkları çığırı devam ettirmek gerekir. İsimleri üzerinden tembellik sektörü oluşturmak İslam ile aynı zeminde tutulabilir bir anlayış değildir.
Kastınız İmam Rabbani'nin Mektubat'ı ise Yasin Yayınevi’nin baskısını tavsiye edebilirim.