Fetva Meclisi
Soru
Şu anki yaşadığımız süreçte Cuma namazının şartları ortadan kalktığı için Hanefi mezhebine göre Cuma namazı eda edemiyoruz. Bu süreçte diğer mezhepler taklit edilerek Cuma namazı eda edilebilir mi?
Cevap
Benzer fetvalar
Cuma namazının vakti öğlen namazının vaktidir. Üç mezhebin görüşü bu şekildedir. Sadece Hanbeli mezhebi fukahası öğlen vaktinden önce de kılınabileceğini söylemişlerdir. Sizin oradaki kardeşler oradaki şartlar nedeniyle bu içtihada uyuyorlarsa yaptıklarında sakınca yoktur deriz. Bunu onlara sorup öğrenin. Eğer bu ise tutumlarının nedeni sıkıntı yok kabul edin. Siz de cuma kılmamaktan ise onlarla beraber kılabilirsiniz. Cuma kılamadığınız zamanlarda ise muhakkak öğlen namazını kılın. Allah Teâlâ yardımcınız olsun. Âmin.
Asker gibi bir başkasının emrine bağlı yaşamaya mecbur olanlar için cuma namazı yerine öğlen namazı kılınır; o da yeterli olur. Allah'a emanet olun.
Böyle bir durumda öğlen namazını kılmalı idiniz.
Şu Nasruddin hocanın misalindeki 'hiç mi hırsızın suçu yok!' sözünden hareketle bir şey sormak isterim: Cuma namazımızın kabul olmaması için mi çalışalım kabul olması için mi? Mesela sabah namazı için aynı titizliği gösterebiliyor muyuz? Sabah namazını evinde kılanların evlerini yakmayı isteyen peygamberimizin sünnetinden ne kadar nasibimiz var? Evet cuma namazının sıhhati ile ilgili bilhassa Hanefi mezhebi ulemasının ileri sürdüğü şartlar vardır. Bunlar da naslardan çıkarılmış dikkate alınması gereken hükümlerdir. Ama namazın terk edilmesini teşvik eder bir anlayış değildir onların anlayışı. Papaza kızıp yorgan yakmanın anlamı yoktur. Türkiye'de veya başka bir ülkede Cuma namazını kılmanın ittifak edilmiş bir engeli yoktur. Fukahanın ihtilafındaki rahmet de burada tecelli etmektedir. Allah'a emanet olunuz.
Cuma namazı öğlen namazı değildir, evde kılınamaz. Camide veya ona tahsis edilen mekânda kılınamıyorsa evlerde ÖĞLEN NAMAZI kılınabilir. Cuma namazı evde olmaz.
Farz namazı kılmak için girilen camide tahiyyetü'l mescid kılınmayabilir.
afet konusundaki diğer fetvalar
Yaşadığımız afetin ağırlığı tartışılmayacak kadar büyüktür. Elbette böyle bir dönemde Müslümanlar, topraklarında yaşadıkları devlete sahip çıkacaklardır. Ancak zekâtın, özel bir ibadet olarak harcanma alanları devletin sıradan harcama alanları ile aynı değildir. Gördüğümüz kadarı ile devlet şu ana kadar, “zekât bölümü” diye bir ayrı hesap açmamıştır. Bu nedenle zekâtınızı ibadet açısından daha garantili olması için Diyanet Vakfı’na verseniz kabule daha yakın olur zannederiz. Allah kabul etsin.
Böyledir dünya; ölümle doğum aynı binada olur. Abartmamak ve çevrenin hassasiyetlerine dikkat etmek kaydıyla olabilir, neden olmasın?
Tarihte yaygınlığı açısından bir benzeri görüldüğünü zannetmediğimiz büyük ve yaygın bir bela ile yüz yüzeyiz. Sonrası ne olacağı da belli değildir. Bir kira meselesini konuşuyoruz ama biiznillah afetin sağlık bölümü düzeldikten sonra ekonomik ve sosyal olarak ortaya çıkacak muhtemel afet neler getirecek, altından nasıl çıkılacak bilemiyoruz. Büyük uluslararası oluşumlar hatta devletler çökebilir, yeni bir dünya düzenine gidilebilir. Dileriz Rabbimizden ümmetimizin hayrına olan sonuçlara yürümüş olalım. Bu borçlar konusunda, devletin üreteceği çözümün şart olduğu kanaatindeyiz. Şahıslar olarak çözüm üretmemiz zor gibi durmaktadır. Devlet bir kural belirler, o kurala herkes razı olur. İdeal olan budur. Borç konusu bu olaydan önce de gevşek tutulan bir konuydu. Bankalardan başka kimsenin alacağını vaktinde tahsil edebildiği söylenemezdi. Şimdiki durum ise ödeyebilecek olanların durumunu dahi riske atmış görünmektedir. Biz şunu bilir ve söyleriz: Ahirete iman edenler için bir insana borçlu olmak ve ahirete gitmek büyük bir risktir. Kişi mezara konsa bile borcuna karşı rehin kalacağını bizzat Peygamber aleyhisselam efendimiz haber vermiştir. O kadar ki, önüne getirilen cenazelerin borcu olup olmadığını sorarak cenaze namazlarını kılmıştır. Borcu bulunduğunu öğrendiği cenazenin namazını kılmayıp “arkadaşınızın namazını kılın” dediği olmuştur. Borç bizim için bu kadar önemli bir sorundur. Elbette bugün yaşanan bu büyük afet üzerinden bir değerlendirme yapılacaktır ama herkesin yine de kalbine danışması gerekir. Ortada bir ahiret endişesi vardır. Borç vermek, bilhassa böyle zamanlarda insanların ihtiyaçlarına borçla da olsa yardım etmek büyük bir fazilettir. Dinimizin ibadet dediği şeylerdendir. Bu da unutulmamalıdır. Öte yandan, alacaklının zora düşmüş borçluya kolaylık sağlaması, süresini uzatması dinimizin bize “sevap kazanma yollarından” biri olarak gösterdiği bir ibadettir. Herkes imanı kadar bu yolu yürüyecektir şüphesiz. Malın insandan değerli olduğu bir dünyada bunu gerçekleştirmek ancak Allah’ın lütfettiği kullarından olabilenlerin işi olsa gerek. Durum ne olursa olsun, borç bir haktır. Nakit alınan borç, bir ticaretin bedeli olan borç veya kira gibi anlaşmalardan kaynaklanan borç hangisi olursa olsun borç dinimizin boynumuzdaki en ağır yüklerden biri olarak bize gösterdiği bir sorumluluktur. Bu bir iman testine dönüşürse herkes imanı kadar başaracak demektir. Bir yandan da borçluların mevcut durumu suiistimal etmeleri gerçeği vardır ki, iyinin kötüden ayırt edilmesi çok zor bir karışıklık olacak bu. Allah’a sığınır ve akıbetimizin hayır olmasını dileriz.
Esasen bayram namazı açık arazide kılınır. Camilerde kılınması esas olmayan yani ruhsata binaen yapılandır. Bayram namazının açık arazide kılınması, bütün cemaatin topluca aynı anda namazı kılması içindir. Sünnet böyledir. Bizim şartlarımızda neredeyse bütün bayram namazları artık camilerde kılınmaktadır. Bu da birden çok yerde kılınması anlamına gelir. Ciddi bir özür olmadıkça bayram namazının aynı camide birden çok kere kılınması caiz olmaz. Mevcut durumun ciddi bir özür olabileceğini zannediyorum. Yalnız aynı imam iki kere kıldırmasın. İkinci grup için ikinci bir imam bulunsun. Allah Teâlâ’dan üzerimizdeki afetleri acilen izale buyurmasını niyaz ederim.
Deprem bir tabii afetin adıdır. Depremi şu veya bu sebebe bağlamak yeterli olmaz. Evet, zina başta olmak üzere günahlar afetlere davetiyedir ama tek başına sebep olarak günahları görmek yerinde olmaz. Maddi ve manevi daha geniş bir açıdan bakılmalıdır depremlere.
Bu ümmet topluca, tarihten silinecek şekilde bir helak görmez. Bu manada masum bir ümmettir. Yalnız bu kural, bireylerin veya bir yörenin de helak görmemesi anlamında değildir. Bireyler azap, helak, afet görebilirler. Aynı şekilde şehirler, belli gruplar da helak görebilir.