Fetva Meclisi
Soru
Benim gözlemlediğim kadarıyla hocaların çocukları hoca olmuyor. Bunun belli bir nedeni olabilir mi?
Cevap
Benzer fetvalar
Biz elhamdülillah mü'min insanlarız. İmanımızın en önemli temellerinden biri de kadere imanımızdır. İnsanların çocuklarının nasıl olacakları da kaderin ayrıntılarındandır. Çocukların iyi veya kötü olması onların kaderi ile alakalıdır. Babalar ve anneler çocuklarının iyi/salih olmaları için çalışmakla yükümlüdürler. Ebeveyn çocuğunu ateşten korumaya çalışır. Yaşadığı çağın imkânlarına göre bu hususta gerekeni yapmış bir baba ve anne sorumluluktan kurtulmuştur. Ne kadar gerekeni yapmıştı veya yapmamıştı, bunu sadece Allah Teâlâ bilir. Sadece bir okula göndermek veya ara sıra nasihat etmek ya da kızmak, tehdit etmek gibi yöntemleri yeterli bulan biri başka, her anını çocuklarının ne olacakları endişesi ile yaşayan ve gayret eden biri başkadır şüphesiz. Müslüman’ın ailesi ile alakalı sorumluluğu ile dinine hizmet etmesi sorumluluğu aynı şeyler değildir. İki ayrı görevden birini yapmış olmak diğerinden muaf olmayı gerektirmez. Tıpkı namaz ve oruç gibi; birini yapmış olmak diğerinden muaf olmak getirmez. Baba ve anne gerekeni yaptıktan sonra çocuğunun fasık veya kâfir olması bir imtihandır. Bu imtihandan da o sorumlu değildir. Kimse kimsenin hidayetini direkt sağlayabilecek güce sahip değildir. Çevremizde veya tarihte gördüğümüz örneklerdeki gibi bir durumu o kişilerin imtihanı olarak yorumlamamız gerekmektedir.
Şeyh veya hoca da insandır neticede. Ailesine, çocuklarına ve yakın çevresine muhakkak etki edebilecek diye bir kural yoktur. İnsanlığın geçmişinde bunun acı ve ağır örneklerini hepimiz biliyoruz. Eğer şeyh veya hoca, yapabildiği kadar ıslaha çalışıyor ama netice alamıyorsa onun bir vebali yoktur. Onun irşadı ve eğitimi bizim nazarımızda değer yitirmez. Aksi ise yani o ailesinin gidişatından sıkıntı hissetmiyorsa sözlerine kulak vermemiz gerekmez.
Alternatifini bulmadıkça bunu aşırı düşünüyorsunuz, alternatifi de yok ne yazık ki.
Selamünaleyküm. İyi başlar ama nasıl devam eder bilinmez bir işe girişiyorsunuz. Bayan evinde oturur ve eş olur, anne olur; gerisi sorun olur.
Çocukla alakalı da çevrenize yalan veya yanlış bilgi vermek caiz olmaz. Onlara hakikati konunun detayına girilmesinden hoşlanmadığınızı belirterek şu şekilde söyleyin: "Çocuk yapılan bir şey değildir. Çocuk yaratılan bir şeydir. Çocuğu da sadece Allah yaratır. O ne zaman bizim için bir çocuk yaratmayı dilerse çocuğumuz olur. O dilerse sebepleri de yaratır. Onun izni ve dilemesi dışında yaprak dahi düşmez." Allah yardımcınız olsun. Allah'a emanet olun.
Bir çocuğun hayata tutunmasına vesile olmaya biz, bütün insanlığı kurtarmak gibi bakarız. Kur'an’ımızın bize öğrettiği budur. Fakat bazı gerçekleri tespit etmemiz gerekiyor: Devletin ailesiz çocuklar konusunda hassasiyeti yüksektir. Bu nedenle sokakta aç açık kalmış çocuk birkaç saatliğine olabilir. Uzun vadede böyle bir tehlike olmayacağına inanıyoruz. Kaldı ki bölge insanı da bu hususlarda dikkatlidir. Her çocuğun bir amcası, halası vs. vardır. Elbette her şeye rağmen olumsuzluk ihtimalini de düşünürüz ve kimsesiz çocuklara sahip olmayı Allah’ın razı olacağı mübarek bir iş olarak görürüz. Özellikle sizi kastederek söylemiyorum ama bu konu su götürür bir konudur. Mesele, oradaki çocukların ortada kalmasına karşı bir çare üretmek mi yoksa uygun ve yeterli şartları oluşturmadan bir anlık duygusallıkla hareket etmek mi, ya da beğenip almak şeklinde ifade edebileceğimiz dünyevi bir algıyla sahiplenmek mi? Bu noktaların hangisinde bulunulduğunu şüphesiz sadece Allah Teâlâ bilir. Fakat geçmişten bildiğimiz sıkıntılar bizi dikkatli olmaya sevk ediyor. Daha sonra bu çocuğun ileriki yıllarda aranan/umulan vasıflara uygun (!) olmamasına karşı yaşanan maddi ve manevi sıkıntıları ne yazık ki duyduk, gördük. Elbette ve elbette bunu genelleyemeyiz. Herkesin kalbi Allah ile arasında olup biten sırlarla doludur. Bir insanın bütün bir hayatına yönelik karar verilirken çok dikkat edilmelidir. Konunun bir de din boyutu vardır. Bu boyuta da şöyle işaret edelim: Bizim dinimizde hiçbir insan, kendisinden doğmadığı bir anne - babanın çocuğu olamaz. Sonradan mahkeme yoluyla veya sahiplenme ile evlat olmak yoktur. Bunun sonucu olarak da bir çocuk, evlatlık olarak girdiği evde mahremiyet ve miras konularında “evin çocuğu” işlemi göremez. Bunun tek istisnası emzirme yoluyla olabilir. Bunda da sadece mahremiyet sorunu kalkar. Miras yine hak edilemez. Çocuğun süt yoluyla aileye katılabilmesi için: - Çocuk yirmi dört ayını doldurmamış olmalıdır. - Gireceği evin hanımının sütünü emmelidir. Bu da yaklaşık olarak beş küçük fincan kadar olmalıdır. (Buradaki beş fincan ifadesi, ilk ayında yarım fincan kadar, bir yaşında iken tam fincan olarak ve iki yaşına yaklaştığı dönemde ise bir buçuk fincan olarak düşünülür.) -Fakihler arasında bu sütün miktarı farklı düşünülmüştür. Hanefi mezhebi çocuğun bir kere süte doymasını yeterli bulmuştur. Bunu da fincan olarak ölçtük. Diğer fukaha ise beş doyum olarak anlamıştır. Biz de ihtiyaten büyük olanı burada tespit ettik. - Bu süt, kadının göğsünden bir yolla alındığında yeterlidir. Kadının doğal süt günleri olmasa bile bir ilaç yardımı ile süt alınıp çocuğa içirildiğinde sütanneliği gerçekleşir. - Sütanneliği ile o kadının erkeği de sütbabası, varsa çocukları da süt kardeşleri olur. Böylece mahremiyet sebebiyle bir engel kalmaz. Müslümanlar olarak ihtiyaç duyulması durumunda evlerimizi kimsesiz çocuklara açmakla tam anlamıyla bir ibadet yapmış oluruz. Biiznillah kalıcı bir sadaka olur bu. Sevabını ancak Allah Teâlâ’nın bilebileceği kadar büyük bir kazanç kapısı olur. Fakat büyük bir kazancın büyük riskleri de olabileceğini anlamamız gerekir. Haber bültenlerindeki manzaralardan etkilenip duygusal kararlar vermek ve sonra da gevşemek vebale girmek olabilir. İyi düşünmek ve güzel karar vermek gerekir. Allah Teâlâ hepimizi güzel işlere muvaffak kılsın. Ümmetimizin çocuklarını zayi olmaktan muhafaza buyursun. Âmîn.
alim konusundaki diğer fetvalar
Evet, özellikle hadis âlimlerinin yani hadis rivayetinde adı geçenlerin ölümü ne zaman ve nerede yaşadıkları hadis ilminin önemli konuları arasındadır. Kesin olarak bilinemiyorsa da yaklaşık tarihlerin bilinmesi önemsenir. Böylece âlimlerin/ravilerin tabakaları belirlenmiş olur. Bu şu anlama gelir: Kim hangi zamanda yaşamış, arkadaşları, hocaları, talebeleri, hadis öğrendiği tarih ve neticede o âlimin/ravinin ilim adamlığı açısından kimliği (adaleti) tespit edilmeye çalışılır. Hocası olduğunu söylediği isimlerle buluşma imkânı, kim kimin talebesi olduğu hatta sahabiler arasındaki seviye farklılıkları bilinmiş olur. Hadislerin hangisinin daha önce veya sonra söylendiği anlaşılmaya çalışılır. Bir karışıklık varsa o çözülmeye uğraşılır. Bunun neticesinde de hadisin bize ulaşma sürecine bir nevi puan verilir. Hadisler için kullanılan sahih, hasen, zayıf ve mevzu gibi kavramların çıkışında bu bilgi büyük oranda etkili olur. Bu hadis ilmi içinde bir ilim başlığıdır. Özel eserler yazılmıştır bu konuda. Kim ne zaman doğdu ne zaman öldü sorularının cevapları aranmıştır.
Mucize, peygamberlere mahsustur. Keramet ise Allah’ın salih kullarına ihsanıdır. Mucize, yaymaya, duyurmaya dayalıdır. Herkesin onu bilmesi istenir. Keramet ise sahibi ile gizli kalır umumiyetle. Yayılması istenmez. Mucizede meydan okuma vardır. Keramette ise bu meydan okuma yoktur. Mucizenin yararı insanlara ulaşsın istenir. Kerametin yararı ise sahibi ile sınırlıdır. Mucize bütün olağanüstülükleri ihtiva ederken keramet daha sınırlı bir noktadadır. Mucizede peygamberler iman etmeyenleri etki altına almak isterler. Keramette ise salih kullar nefislerini tatmin etmektedirler.
Unutmak, yaşlanmak gibi insanidir. Nasıl insanın zamanla derisi buruşabiliyorsa zekâsı ve ezberi de zayıflayabilir. Hafızlar ve hadis âlimleri genelde zekâlarından bir şey kaybetmeden ölürler. Aksi olması da muhtemeldir. İnsanın yaşı veya geçirdiği hastalıkları sebebiyle Kur'an’dan ezber bildiklerinden bir kısmını ya da Allah muhafaza buyursun tamamını unutması bir kötü insan olma işareti değildir. İnsan, ihmal eder, ilgilenmez ve boş verir de unutursa o büyük bir vebaldir. Bunun için istiğfar etmek gerekir. Allah yardımcımız olsun. Kur'an’ımızı nefesimiz, gözümüz, kulağımız gibi sahiplenmeyi bize müyesser kılsın.
Âlimlerimiz bunu “İbadette meşakkat yani zorluk/sıkıntı arttıkça sevap da artar mı?” şeklinde bir soru ile sorup cevaplamışlardır. Bir Müslüman bir ibadeti yaparken o ibadetle alakalı olarak ne kadar fedakârlık yapıyorsa o fedakârlık kadar da sevap kazandığı konusunda bir tereddüt yoktur. Fakat tek başına “sıkıntı/meşakkat” bir ibadet çeşidi değildir. Tabii olmayan yollarla sıkıntıyı artırmakla sevap elde edilemez. Özellikle de filan işi yaparken ilave sıkıntı/zorluk oluşturmak bir anlamda asıl görevlerde eksikliğe neden oluyorsa bunda kerahetten bile söz edilebilir.
Kızım, Allah seni niyetinle büyütsün. İsmi büyük kitaplar üzerindesin ama büyük şeyler elde edemezsin. Sana lazım olan bir kutu ilaç iken sen bir ilaç fabrikası satın almaya çalışıyorsun. Sonunda bir şey elde edemediğini görünce kahrolursun maazallah. O kitapları okuyup anlamak için insanlar önce bazen yirmi yıl medrese okuyorlar, sen tepeden inmeye çalışıyorsun. Yanlış bir yöntem bu. Sana tavsiyem şöyledir: Önce ilmihal bilgisini yüzde yüze yakın öğrendiğini garanti et. Öyle ki, ilmihalin müftüsü ol. Bilen birine kendini test ettir. İkinci olarak Kur'an ezberine geç. Şöyle beş cüz Kur'an ezberlemeden onun açıklaması olan ilimlerde ne yapacaksın, merak ettin mi hiç ne yapacaksın? Bir yılını o ezbere ver ve Kur'an ezberle. Sonra hadis okumalarına geçebilirsin. Bu sefer de Riyâzu’s Salihîn’in şerhini oku. Şerhsiz kitap senin konumunda birine sadece vakit harcattırabilir. Lütfen bizzat senin üzerine yüklenmiş gibi anlama bunu ama şerhsiz hadis okumanın temelinde bir nevi kibir yatar. Şerh denen şeylere bu ümmet asırlar verdi de ortaya onlar çıktı. O asırları yok kabul ederek ilerlemek anlamsız bir beklenti olur. Bu programı izlerken güzel notlar tut. Bayanların not tutma kabiliyetleri güzel oluyor. Güzel defterlerin olsun. O defterlere sana göre orijinal olan notları yaz. Okuduğun kitapların altlarını çiz. Her bitirdiğin cildin sonunda sana göre o cildin bir özetini çıkar. Bunları yaparken ilmin seni alıp kendi dünyasına taşıdığını göreceksin. Bu plan bitince inşaallah tekrar ne yapacağın konusunda yazışırız. Seni Allah'a emanet ederim.
Kur'an-ı Kerim’deki âyetler bizzat Peygamber aleyhisselam efendimiz tarafından dizilmiştir. Hatta bu dizme bizzat Cebrail aleyhisselamın yönlendirmesi ile olmuştur. Yani bir surenin içindeki ayetlerin sıralamasında sahabilerin hiçbir katkısı yoktur. Bu konuda âlimlerin görüş birliği vardır. Âyetlerdeki anlam bütünlüğü, mucizevi beyan da bunu gerektirmektedir. Bunun aksini düşünmek Kur'an-ı Kerim’deki kutsiyeti tartışmaya açabilecek sıkıntılar getirebilir. Kur'an ayetleri başka yere taşınıp yazılırken de o sıralamaya uyulması zorunludur. Âlimler âyetlerin sıralaması ile oynanarak dizilmesini abes bir iş ve gerekli tazime aykırı olacağı için haram görmüşlerdir. Âlimlerin önemli bir bölümü surelerin tertibinin de bizzat Peygamber aleyhisselam tarafından yapıldığını söylemişlerdir. Âyetlerdeki gerekçeleri sureler için de söylemişlerdir. Fıkıh imamlarının da içinde bulunduğu başka bir görüşe göre de surelerin sıralamasında sahabenin uygulaması da bulunmaktadır ama genel olarak Peygamber aleyhisselam tarafından yapılmıştır. Fukaha namazda surelerin sıralamasına uymadan okuma yapmayı mekruh görmüştür. Elimizdeki mevcut Mushaf’ta bulunan sure ve âyetlerin tertibine sahip çıkmamız ve aykırı bir uygulamayı yapmamamız kesinlikle kitabımıza tazim bakımından gerekli olandır.