Fetva Meclisi
Soru
Hocam mucizeyle keramet aynı şeyler midir? Ben ikisi arasındaki farkı nasıl anlayabilirim?
Cevap
Benzer fetvalar
Mucize, nübüvvet/peygamberlik iddiasında bulunan kişinin doğruluğunu göstermek amacıyla Allah (c.c.) tarafından yaratılan ve nitelikleri bakımından insanları benzerini getirmekten âciz bırakan olağanüstü hadisedir. (Kâdî Abdülcebbâr, el-Muġnî, 15/199) İslâm âlimleri hem Hz. Muhammed’in (s.a.s.), hem de diğer peygamberlerin göstermiş oldukları mucizeleri idrak edilmeleri açısından aklî, hissî ve haberî; amaçları bakımından ise hidâyet, yardım ve helak mucizeleri şeklinde sınıflandırmışlardır. Aklî mucizeye en büyük örnek Kur’ân’dır. Çünkü Kur’ân her çağdaki akıl sahibi insana hitap eden, akıllara durgunluk veren, başkalarının benzerini meydana getirmekten âciz kaldıkları büyük ve ebedî bir mucizedir. Bu gerçek Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade edilir: “Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın.” (el-Bakara, 2/23) Hz. Peygamber (s.a.s.) de Kur’ân’ın en büyük mucize olduğunu bir hadisinde şöyle ifade etmiştir: “Bütün peygamberlere, kendi dönemlerinde yaşayan insanların iman edeceği birtakım mucizeler verilmiştir. Hiç şüphesiz bana ihsan edilen en büyük mucize, Allah’ın vahyettiği Kur’ân’dır.” (Buhârî, İ‘tisâm, 1 [7274]; Müslim, Îmân, 239 [152]) İnsanların duyularına hitap eden harikulade olaylara hissî mucizeler denilir. Hz. Sâlih’in (a.s.) devesi (Hûd 11/64-68), Hz. Musa’nın (a.s.) asâsının yılana dönüşmesi ve elinin parıltılı bir ışık vermesi (el-A‘râf 7/106-108), Hz. İsa’nın (a.s.) kuş şekline soktuğu çamuru canlandırması, ölüleri diriltmesi, anadan doğma körleri ve alaca hastalığına tutulanları iyileştirmesi (Âl-i İmrân, 3/49; el-Mâide, 5/110) gibi örnekler hissî mucizelerdendir. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) asıl mucizesi Kur’ân-ı Kerîm olmakla birlikte ona hissî mucizeler de verilmiştir. Bedir Savaşı’nda meleklerin Müslümanlara yardım etmesi (Âl-i İmrân, 3/122-123; el-Enfâl, 8/9-10) hadisesi Kur’ân’da zikredilen hissî mucizelerden biridir. Resûlullah’ın az bir yiyecekle birçok insanı doyurması, az miktardaki suyu çoğaltması, hurma kütüğünün inlemesi (Buhârî, Menâkıb, 25 [3572, 3578, 3583]) olayları da hadislerde zikredilen hissî mucizeler arasında yer almaktadır. Peygamberlerin Allah’tan gelen vahye dayanarak verdikleri gaybî haberlere, haberî mucize denilmektedir. İsyankâr toplumların başlarına geleceğini önceden bildirdikleri felaketlerin aynen vuku bulması, Hz. İsa’nın (a.s.), muhataplarının evlerinde ne yiyip ne biriktirdiklerini haber vermesi (Âl-i İmrân, 3/49), Resûl-i Ekrem’in (s.a.s.) Bizanslılar’ın İranlılar’ı savaşta mağlup edeceğini (er-Rûm, 30/1-4) ve Kisrâ’nın saltanatının yıkılacağını (Buhârî, Menâkıb, 25 [3619]) bildirmesi bu tür mucizelerdendir. Meydan okuma şartı çerçevesinde inkârcıların gözü önünde ve onları acze düşürecek şekilde zuhur eden mucizelere hidâyet mucizeleri denilmektedir. Bu tür mucizeler insanların kanaatleri üzerinde etkili olup ön yargıdan uzak kimselere fayda verir. Hz. Sâlih’in devesi, (Hûd 11/64-68) Hz. Musa’nın asâsı ile parıltılı eli (el-A‘râf 7/106-108), Hz. İsa’nın şifa mucizesi (el-Mâide, 5/110) ve Hz. Muhammed’in Kur’ân mucizesi bunlar arasında sayılır. (el-Bakara, 2/23-24) Sadece Kur’ân okuyup Müslüman olan pek çok kişi olduğu gibi Hz. Musa’nın asâsının yılana dönüşüp sihirbazların yaptığı diğer yılanları yutması sonucu sihirbazların imana gelmeleri gibi olaylar bunlardandır. Müminlerin ihtiyaçlarını gidermeye yönelik olarak zuhur eden ilahi yardımlar da yardım/nusret mucizeleridir. Hz. Musa’nın İsrailoğulları için Allah’ın emriyle kayadan su çıkarması, (el-Bakara, 2/60) kavmine gökten kudret helvası ve bıldırcın gönderilmesi, onların gölgelenmesi için bulut getirilmesi, (el-A‘râf 7/160) Hz. İsa’ya gökten yiyecek dolu bir sofra indirilmesi, (el-Mâide 5/112-115) Bedir ve Hendek gazvelerinde meleklerin Müslümanlara yardım etmesi, (Âl-i İmrân 3/123-127; el-Ahzâb 33/9) çeşitli münasebetlerle suyun çoğalması ve yemeğin bereketlenmesi (Buhârî, Menâkıb, 25) bu türdendir. İnkârda ısrar eden kavimlerin cezalandırılmasına yönelik mucizeler de helak mucizesidir. Kur'ân’daki açıklamalara göre helak mucizelerinin şiddetli fırtına, korkunç bir gürültü, tûfan, zelzele gibi tabiî âfetler tarzında gerçekleştiği (el-Ankebût, 29/40) görülmektedir. Nûh kavminin tufanla (el-Ankebût, 29/14), Semûd, Âd ve Medyen halkının korkunç bir gürültüyle (Sâd, 38/13-15), Lût kavminin yaşadığı şehrin altının üstüne getirilip başlarına taş yağdırılmasıyla (Hûd, 11/82-83, el-Kamer, 54/34), Firavun ve ordusunun ise denizde boğulmak suretiyle (eş-Şuarâ, 26/66) helak edilmesi bunlardandır. Peygamberlerin birçok delil ve mucizesine rağmen inanmamakta ısrar eden inkârcıların helak edilmesi, Allah’ın bir kanunudur. Helak mucizeleri aynı zamanda sonraki nesiller için bir uyarı ve ibret vesilesidir.
Sadece bu başlık altında baktığınızda aldanan masum gibi durmaktadır diyebiliriz. Peygamberlik iddia edenin, peygamberliğe uygun bir kişi ki sahibi olup olmadığı, geçmiş hayatı, vaatleri ile yaşantısı arasındaki ilişki gibi farklı başlıklarla ele aldığınızda da aldanın masumluğunu destekleyemeyeceğinizi anlarsınız. Bir de şunu unutmayalım ki, hidayet de bir nasip meselesidir.
Selamünaleyküm. Mücahit: Allah yolunda cihat edendir. Allah'ın adının yücelmesi için ne yapılması gerekiyorsa onu yapanın yaptığına cihat denir. Müceddit: Müslümanlar arasında ortaya çıkan din hususlarındaki gevşekliğe karşı onları ikaz eden ve dini hususlarda canlılık için mücadele eden ve başaran âlim insan demektir. Bu ikisi arasında kimin üstün kimin ikinci olduğunu ancak Allah Teâlâ bilir. Kimi durumlarda müceddidin yaptıkları, pek çok mücahidin yaptığından daha büyük bir önem arz edebilir. Âlim, Kur'an'ımızın kullandığı kelimelerden biridir; dini hususlarda bilgisi olan, Allah'ı herkesten daha iyi tanıyan ve korkan demektir. 'Mürşid-i Kâmil' kavramı, ashabı kiramın bildiği kavramlardan değildir. Kâmil olmak Allah'a mahsustur. Kullar hep eksiktirler. İnsan kul oldukça kâmil olmaz.
Biri ibadettir diğeri ilimdir. Biri direkt sevaptır diğeri dolaylı sevaptır. Buna göre değerlendirme yapabilirsiniz.
Selamünaleyküm.Biz bu sitede dini meseleleri tartışmıyoruz. Tartışmanın gereksizliğinden değil ama insanların zaruri bilgilenme ihtiyacını karşılamanın daha önemli olduğuna inandığımızdan böyle yapıyoruz. Sizinle de bu meseleyi tartışmayı uygun bulmuyorum. Sadece şunu belirtebilirim:Bu ümmetin, sabahlara kadar teheccüd kılan, vakıf malıdır diye cami çeşmesinden bile su içmeyen ulemasından binlercesi, belki de yüz binlercesi on dört asırdan beri sözünü ettiğiniz meselelerde bir görüş üzerinde hareket ediyorlardı. Sözünü ettiğim bu ulemaya sahabenin uleması da dâhildir.Şimdi ise laik bir ülkenin, Şeriat Fakültesi diye isim bile vermeyi tenezzül etmeyip İlahiyat Fakültesi diye kurduğu kurumlarda yetişerek, oralarda unvan sahibi olarak ilim öğrenen insanların ortaya attığı görüşler vardır. Bir de bunlar, teheccüdle de hatta sabah namazını camide kılmakla da pek alakası olmayan kimselerdir. Sekreterleri ile oturabilen tipler olmaları da muhtemeldir. Yeni cephede de bunlar vardır. İzin verin ben, başını Aişe anamızın çektiği bin dört yüz yıllık büyük kitlede kalayım. Onların, bu modernler tarafından ilan edilen hatasına razıyım. Sabah namazını camide kılmazların doğrusundan ise, secdede iken gözyaşı akıtanlarla, ellerinde kılıçlarla meydanlarda şehit düşenlerle beraber bulunayım. Bırakın, o hatalar ve sahipleri ile kalalım. Zira bunlarınki, olsa olsa hatadır. Tezlerini geçirmek veya TV ekranlarına çıkmak için değildir sözleri. Bırakın doğal kalalım. Suni dinden ise doğal dinimiz olsun. Size de tavsiyemiz budur. Bunun hesabı daha kolay olsa gerek mahşerde. Allah'a emanet olunuz.
Selamünaleyküm.Her yerde böyledir şeklinde bir genelleme yapmamalısınız. Çoğunlukla böyle olmaktadır diyebiliriz. Herhâlde, bayanların vakit açısından daha müsait olmalarından kaynaklanan bir durumdur bu. Allah rızası için yapılan bir işte, Şeriat'a aykırılıkların bulunması elbette kabul edilemez bir durumdur. Sadece bayanlara açık bir yerde bayanlar bulunabilir. Ama bayanlar, pazarcılık yapmasınlar denirken kermes işletmeleri de elbette makul değildir. Allah yardımcımız olsun.
alim konusundaki diğer fetvalar
Unutmak, yaşlanmak gibi insanidir. Nasıl insanın zamanla derisi buruşabiliyorsa zekâsı ve ezberi de zayıflayabilir. Hafızlar ve hadis âlimleri genelde zekâlarından bir şey kaybetmeden ölürler. Aksi olması da muhtemeldir. İnsanın yaşı veya geçirdiği hastalıkları sebebiyle Kur'an’dan ezber bildiklerinden bir kısmını ya da Allah muhafaza buyursun tamamını unutması bir kötü insan olma işareti değildir. İnsan, ihmal eder, ilgilenmez ve boş verir de unutursa o büyük bir vebaldir. Bunun için istiğfar etmek gerekir. Allah yardımcımız olsun. Kur'an’ımızı nefesimiz, gözümüz, kulağımız gibi sahiplenmeyi bize müyesser kılsın.
Kızım, Allah seni niyetinle büyütsün. İsmi büyük kitaplar üzerindesin ama büyük şeyler elde edemezsin. Sana lazım olan bir kutu ilaç iken sen bir ilaç fabrikası satın almaya çalışıyorsun. Sonunda bir şey elde edemediğini görünce kahrolursun maazallah. O kitapları okuyup anlamak için insanlar önce bazen yirmi yıl medrese okuyorlar, sen tepeden inmeye çalışıyorsun. Yanlış bir yöntem bu. Sana tavsiyem şöyledir: Önce ilmihal bilgisini yüzde yüze yakın öğrendiğini garanti et. Öyle ki, ilmihalin müftüsü ol. Bilen birine kendini test ettir. İkinci olarak Kur'an ezberine geç. Şöyle beş cüz Kur'an ezberlemeden onun açıklaması olan ilimlerde ne yapacaksın, merak ettin mi hiç ne yapacaksın? Bir yılını o ezbere ver ve Kur'an ezberle. Sonra hadis okumalarına geçebilirsin. Bu sefer de Riyâzu’s Salihîn’in şerhini oku. Şerhsiz kitap senin konumunda birine sadece vakit harcattırabilir. Lütfen bizzat senin üzerine yüklenmiş gibi anlama bunu ama şerhsiz hadis okumanın temelinde bir nevi kibir yatar. Şerh denen şeylere bu ümmet asırlar verdi de ortaya onlar çıktı. O asırları yok kabul ederek ilerlemek anlamsız bir beklenti olur. Bu programı izlerken güzel notlar tut. Bayanların not tutma kabiliyetleri güzel oluyor. Güzel defterlerin olsun. O defterlere sana göre orijinal olan notları yaz. Okuduğun kitapların altlarını çiz. Her bitirdiğin cildin sonunda sana göre o cildin bir özetini çıkar. Bunları yaparken ilmin seni alıp kendi dünyasına taşıdığını göreceksin. Bu plan bitince inşaallah tekrar ne yapacağın konusunda yazışırız. Seni Allah'a emanet ederim.
Böyle bir tespit isabetli değildir. Herkes hoca olmadığı gibi her hocanın çocuklarının da hoca olması gerekmez. Allah Teâlâ herkesi bir iş için yaratmıştır. İnsanların işlerinin çocukları üzerinden devam etmesine yönelik bir beklenti hiçbir meslek için doğru değildir. Hocalar da neticede insandır, onların da aileleri var; eşleriyle, çocuklarıyla özel bir hayat yaşamaktadırlar. Biz âlimlerin/hocaların şahıslarına değil ilimlerine ve bize tuttukları ışığa bağlıyız. Kim o işi icra ederse onu izleriz. Evet, keşke âlimlerin çocukları da âlim olsa deriz ama bunun yaygın bir iş olmasını beklemek mümkün değildir.
Evet, özellikle hadis âlimlerinin yani hadis rivayetinde adı geçenlerin ölümü ne zaman ve nerede yaşadıkları hadis ilminin önemli konuları arasındadır. Kesin olarak bilinemiyorsa da yaklaşık tarihlerin bilinmesi önemsenir. Böylece âlimlerin/ravilerin tabakaları belirlenmiş olur. Bu şu anlama gelir: Kim hangi zamanda yaşamış, arkadaşları, hocaları, talebeleri, hadis öğrendiği tarih ve neticede o âlimin/ravinin ilim adamlığı açısından kimliği (adaleti) tespit edilmeye çalışılır. Hocası olduğunu söylediği isimlerle buluşma imkânı, kim kimin talebesi olduğu hatta sahabiler arasındaki seviye farklılıkları bilinmiş olur. Hadislerin hangisinin daha önce veya sonra söylendiği anlaşılmaya çalışılır. Bir karışıklık varsa o çözülmeye uğraşılır. Bunun neticesinde de hadisin bize ulaşma sürecine bir nevi puan verilir. Hadisler için kullanılan sahih, hasen, zayıf ve mevzu gibi kavramların çıkışında bu bilgi büyük oranda etkili olur. Bu hadis ilmi içinde bir ilim başlığıdır. Özel eserler yazılmıştır bu konuda. Kim ne zaman doğdu ne zaman öldü sorularının cevapları aranmıştır.
Âlimlerimiz bunu “İbadette meşakkat yani zorluk/sıkıntı arttıkça sevap da artar mı?” şeklinde bir soru ile sorup cevaplamışlardır. Bir Müslüman bir ibadeti yaparken o ibadetle alakalı olarak ne kadar fedakârlık yapıyorsa o fedakârlık kadar da sevap kazandığı konusunda bir tereddüt yoktur. Fakat tek başına “sıkıntı/meşakkat” bir ibadet çeşidi değildir. Tabii olmayan yollarla sıkıntıyı artırmakla sevap elde edilemez. Özellikle de filan işi yaparken ilave sıkıntı/zorluk oluşturmak bir anlamda asıl görevlerde eksikliğe neden oluyorsa bunda kerahetten bile söz edilebilir.
Kur'an-ı Kerim’deki âyetler bizzat Peygamber aleyhisselam efendimiz tarafından dizilmiştir. Hatta bu dizme bizzat Cebrail aleyhisselamın yönlendirmesi ile olmuştur. Yani bir surenin içindeki ayetlerin sıralamasında sahabilerin hiçbir katkısı yoktur. Bu konuda âlimlerin görüş birliği vardır. Âyetlerdeki anlam bütünlüğü, mucizevi beyan da bunu gerektirmektedir. Bunun aksini düşünmek Kur'an-ı Kerim’deki kutsiyeti tartışmaya açabilecek sıkıntılar getirebilir. Kur'an ayetleri başka yere taşınıp yazılırken de o sıralamaya uyulması zorunludur. Âlimler âyetlerin sıralaması ile oynanarak dizilmesini abes bir iş ve gerekli tazime aykırı olacağı için haram görmüşlerdir. Âlimlerin önemli bir bölümü surelerin tertibinin de bizzat Peygamber aleyhisselam tarafından yapıldığını söylemişlerdir. Âyetlerdeki gerekçeleri sureler için de söylemişlerdir. Fıkıh imamlarının da içinde bulunduğu başka bir görüşe göre de surelerin sıralamasında sahabenin uygulaması da bulunmaktadır ama genel olarak Peygamber aleyhisselam tarafından yapılmıştır. Fukaha namazda surelerin sıralamasına uymadan okuma yapmayı mekruh görmüştür. Elimizdeki mevcut Mushaf’ta bulunan sure ve âyetlerin tertibine sahip çıkmamız ve aykırı bir uygulamayı yapmamamız kesinlikle kitabımıza tazim bakımından gerekli olandır.