Fetva Meclisi
Soru
‘İslam Devleti’, bugünkü dünya devlet anlayışına göre nasıl bir devlettir? Demokratik bir sistem veya benzeri herhangi bir sistem ‘İslam Devleti’ olamaz mı?
Cevap
Benzer fetvalar
Selamünaleyküm. Bu ve benzeri hususlarda kimsenin kimseyi tatmin etmesi mümkün değildir. Tatmin olmak için sizden cevap isteyen yoktur zaten. Herkes kendi görüşünün en doğrusu olduğuna inanıyor. Siz, kalbinizin tatmin olduğu tarafa dikkat edin, başkalarının kanaatlerini önemsemeniz gerekmez. Allah'ın hükümleri ile hükmetmeyen hatta o hükümleri yok sayan bir sistemi, Müslüman'ın kendisine ait görmesi elbette kabul edilemez bir hatadır. Hatta bu kabullenmede samimiyet varsa bunu imandan kayma olarak da görebiliriz. Yalnız tevil ederek yani esasen o sistemi benimsemediği hâlde, bazı tevillerle içinde bulunanlar için aynı şeyleri söylemek gayet tehlikelidir. Bundan Allah'a sığınırız. Olsa olsa bir hatadan söz edebiliriz. Bir başka husus da biz Müslümanlar olarak, vazifemizi yanlışları bulma ve ikaz etme ile sınırlandıramayız. Asıl vazifemiz bize ait olanı ihya etmektir. Bunun için herkes çalışmalıdır.
Selamünaleyküm. Bu mezhepler, İslam'ın kendisi değildir, bilakis İslam'a hizmet için çıkmış gayretlerdir. İslam'ın kendisi Kuran’dır. O insanlar yeri geldiğinde Kuran’a da aynı saldırıları yapabilirler. Biz her saldırının karşısında bir savunmaya geçme ihtiyacı hissetmemeliyiz. Nihayetinde Maturidilik de Eş'arilik de insan üzerinden oluşmuş kurallar üzerinden yürütülmüştür. Muhakkak tenkit edilebilecek tarafları vardır. Bu da pek normaldir. Ama bu tenkidi Müslümanlar yapabilirler. İmanda paylaşmadıkları hususları başkalarının tenkit etmesinin tutarlılığı olamaz.
Allah’ın dini kıyamete kadar olduğu gibi hiç değişmeden kalsın diye gönderilmiştir. Hiçbir zaman ve hiçbir mekân İslam dininde değişiklik nedeni değildir. Dinin temelleri aynıdır. Sadece dinin temellerinden olmayan, yöre şartlarına göre belirlenmiş bazı kurallar değişen yöreye ve zamana göre yine dinin temel ilkelerine bağlı kalınarak değiştirilebilir. Bu gerçekleşmiştir de. Böylece dinimizin yıpranmadan ilk indiği günkü berraklığı ile yaşaması gerçekleşmiş olur. Zamanın değişmesi, toplumların değişmesi esas alınarak hükümler değiştirilebilir şeklinde sıradan bir kural konması durumunda ise din temelden kaldırılıp yok edilebilir bir cürete temas edilmiş olunabilir. “Zamanın değişmesi ile hükümlerin değişmesi de inkâr edilemez.” şeklinde bir fıkıh kaidesi vardır. Bu kaide bu şekliyle ilk müçtehitlere ait değildir. Osmanlı dönemi fakihlerinin kullandığı ama aslı önceki fukahaya ait olan bir ifadedir. Bir hüküm; • Yaşanılan toplumun örfü dikkate alınarak belirlenmiş, • Dinin, insanların maslahatı neyi gerektiriyorsa o olsun şeklinde esnek bıraktığı bir maslahat, • Bir hükmün şekli ve yapısında değişiklik olmuş ise hüküm de yeni duruma göre verilir. Zamanın değişmesine göre hükmün değişmesi denen şey budur. Asla insanların arzularını tatmin değildir. Bu değişmenin de şartları vardır; a. Böyle bir hüküm değişimi asla dinin temel kaynaklarından bir kaynağa ters durum oluşturmayacak. b. Eski hükme göre devam edilmesi durumunda ciddi bir maslahat kaybı söz konusu olacak. c. Yeni hüküm oluşturulurken gerekçesi üzerinde Müslümanların icma ettiği bir hüküm kaldırılmış olmayacak. Mesela, engelli çocuğun velayetinin babasında olacağı konusunda Müslümanların icmaı vardır. Bunun gerekçesi de babanın çocuğa en iyi davranacak kişi olmasına dayandırılmıştır. Bu hakkı babadan alıp bir devlet kurumuna devretme söz konusu olamaz. Yeni dünya düzeninde böyle oldu diye bu hüküm değiştirilemez.
Terör, sadece Müslümanların değil, bütün insanlığın başında bir beladır. Terörü sadece bombalama olarak görürsek, ona en hafif noktasından bakmış oluruz. Asıl terör, insanın yaşadığı toplumda kendisini güvende hissetmesine engel olan her eylemdir. Müslümanların terörden çektiği sıkıntı yeni değildir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında da terör olayları olmuştur. Daha sonraki Raşid Halifeler dönemi de dâhil, terör hayatımızın paralelinde bizimle beraber yürümüştür maalesef. Terör hakkında şu tespitleri yapmamızda yarar vardır: 1- İnsanın bünyesinde kanser ve benzeri öldürücü hastalıkların bulunması nasıl doğalsa, toplumun içinde -o toplum İslam toplumu bile olsa- teröre uygun kafaların bulunması o derece doğaldır. Allah hayra uygun tipler yarattığı gibi şerre uygun tipler de yaratmaktadır. 2- Allah’ın mülkünde ve O’nun hükmüyle yaşıyoruz. Terörü ve benzeri afetleri üzerimize gönderen Allah Teâlâ’nın hangi hatamızı bize hatırlatmayı dilediğini tahlil etmemiz yararlı olacaktır. Kur’an’ı hayatın en köhne noktasında bir mezar kitabı olarak bekleten, dini yük olarak gören bir toplumun Allah’tan göreceği azabı sadece ahiretteki cehennemden ibaret zannetmek yanılgıdır. Allah Teâlâ’nın dünyada tattırdığı azap çeşitlerinden birinin iç kargaşa olduğunu Kur’an haber vermektedir. 3- Müslüman insandan terörist olur mu? Bu sorunun cevabı, Müslüman kul hakkıyla Rabbine gidebilir mi veya insan canına kıymış bir insan cehennemden nasıl kurtulur da cennete girer şeklinde sorulsaydı, cevap anlaşılmış olurdu. Bir cana kıymak, bütün insanlığa kıymak kadar ağır bir suçtur. Müslüman teröre bulaşamaz. Hatta gece, uykudaki insanları rahatsız edebilecek bir eylemi bile yapsa, Müslüman perspektifinden bu bir terördür. Apartman merdivenlerinden gürültü oluşturacak şekilde inip çıkmak bile terördür Müslüman’ın gözünde. 4- Müslüman’ın toprağını ve mukaddesatını işgal eden güçlere karşı naçar kalıp, müdafaa yapmasını terör olarak adlandıramayız. Toprağın savunması kadar kutsal bir görev olamaz. 5- Terör, insanlığın sorunudur. Şu anda hükümranlığı elinde bulunduran, büyük güçlerin sahibi ülkeler de, terörle uğraşmak zorunda oldukları halde onlar, ellerindeki medya güçleriyle, istedikleri olayı büyütüyor, istediklerini de unutturuyorlar. Müslümanların yaşadığı toplumlardaki bir olayı da senelerce gündem yapabiliyorlar. Bu yüzden terörü Ortadoğu’nun sorunu gibi algılamak kısır ve yönlendirilmiş bir baskının ürünüdür. 6- Müslümanların topraklarında da teröre uygun kafaların bulunabileceğini inkâr edemeyiz. Ama özellikle örgütlenmiş terör örgütlerinin Batılılar tarafından organize edilip, desteklendiğini de bilmekteyiz. Onlar kendileri terörden şikâyet ederken, terörü bizi ezmek ve yönlendirmek için maşa olarak kullanmaktadırlar. 7- Müslüman olarak biz, teröre karşı iki yönden tedbirli olmak durumundayız. Aksi takdirde, terör var diye kendimizi Allah katında aklayamayız: a- Yaşadığımız ülkelerin yasalarının bize tanıdığı bütün hakları kullanarak tedbir alırız. Evimizin, iş yerimizin güvenliği için gerekenleri eksik etmeyiz. Kasamızı sağlam, kapımızı kilitli tutarız. Güç ve güven neye deniyorsa onu elde etmeye çalışırız. b- Terörün asıl kaynağına karşı da uyanık olmayı borç biliriz. Siyasi ve dini cehalet, asıl kaynağı unutturuyorsa biz de o şuuru yakalarız. Küçük bir terör hareketine takılı kalıp, asıl terör kaynağını göremezsek, terörün maksadına ulaşmasına destek vermiş oluruz.
Değerli kardeş, Doğruluğunda tereddüdümüz olmayan ya da iki Müslüman'ın hiçbir şekilde tereddüt etmeyecekleri bir gerçeği söylüyorsunuz: Biz, kanunları İslam olmayan bir ülkede yaşıyoruz. Daha da ötesinde diyebiliriz ki, hukuk sistemi olarak İslam'ı yok sayıp, yerine kendini oturtmak isteyen bir sistemde yaşıyoruz. Bu husus tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Ancak ne yapılması gerektiği hususu, tartışma konusudur. Yıllardan beri Müslümanlar, doğrudan veya dolaylı olarak bu konuyu tartıştılar. Sizin de bildiğiniz gibi hiçbir endişe yokmuş gibi girip çıkan da olmuştur küsüp gider gibi kendini dışlayan da olmuştur. Geldiğimiz nokta ise ortadadır. Bir Müslüman, sadece kendisini düşünecekse yani namaz kılıp evinde oturmakla yetinecekse, gerçekten onun için bir sorun yoktur. Bir de bol bol nafile oruç tutar, kandil gecelerinde de mevlit dinlerse işi tamamdır. Ama böyle bir tavır, ne kadar Ümmet olma şuuruna yakın bir tavırdır? Ruhbanlıkla cemaat adamı olmak arasındaki fark burada gözümüze çarpmıyor mu? Meseleyi daha iyi anlamamıza yardım edecek bir tafsilata da işaret edelim: Bir camide imam olan kişi, avukattan ne kadar farklı olabilir ki? Bir imamın -hususi endişeler taşımaması durumunda- avukattan daha iyi sayılabilecek hangi yönlerini bulabilirsiniz? Eğer meseleye uzaktan seyreden bir bakışla bakacaksak durum budur. Hayır meseleye Ümmet'imizin geçirdiği badirelerden biri olarak bakacaksak daha geniş bir açı çizmemiz şart olmaktadır. Meselenin başka bir boyutu da samimilik boyutudur. Hukuk ve benzeri alanlardaki 'İslam dışılık' endişesini; en az hukuk kadar 'İslam'ın dışında kalmış olma hatta İslam'la savaşma' hâlinde olan mesela ekonomiye, neden aynı şekilde uyarlamıyoruz? Yoksa faiz üzerinden servet elde etmek hafif bir günah türü müdür? Bütün suç hukukun üzerinden mi muhasebe edilecektir? İşimize gelen ve gelmeyen ayrımı yapabilir miyiz? Yoksa 'bu zorunluluk gereği' mi diyeceğiz? Ümmet adına yapılan işlerde böyle kararlar verilemez. Eğer mesele bütün Müslümanları alakadar eden bir mesele ise o zaman Ümmet adına karar verecek mercilerin yani ulemanın ve âkiller kadrosunun devreye girmesi gerekir. Onlar da böyle bir kararı verirken dünü, bugünü ve yarını düşünerek karar vereceklerdir elbette. Kesinlikle hukuk, dikenli bir ormanı andırmaktadır. İçinde dolaşıp da gömleğini dikenlere takmamak neredeyse mümkün değildir. Ama yol almak diye bir derdi olanlar, gerektiğinde gömleklerini feda etmesini de bilmelidirler. Hem gömlekten olmaya razı olmamak hem de yol almaya çalışmak kime nasip olmuş! Dinimiz ve taviz kelimelerini katiyetle bir araya getirmeye yanaşmayız. Din, üzerinden taviz verilebilir bir değer değildir. Yahudiler öyle yaptıkları için Yahudi oldular. Biz inşaallah dinimizi koruma hassasiyetiyle yaşayacağız. Fakat, dinimizin asla esnemez kuralları olduğu gibi, şu şekilde de olabilir denecek kuralları vardır. Zaruretler hâlinde ruhsatla amel edilebilecek bölümleri vardır. Sizin gibi olanların izlemesi gereken siyaset şu olmalıdır: a- Bir kere İslam'ın aslını ve ana hatlarını bilmelisiniz. Bir 'İslam' kelimesinin etrafında dönüp durmak yerine, onun iç sistemini bilmek ve bu uğurda yürümek gerekir. b- Münferit kararların hayır getirmesi beklenmez. Zaten eğer İslam ise gayemiz, İslam istişareyi mü'minlik standartlarından biri olarak önümüze koymuştur, ona riayet edelim. c- Bu meseleyi veya herhangi bir meseleyi yirmi dört saatimizin bütününü işgal edecek ve diğer görevlerimizi mesela ailemizi, günlük ibadetlerimizi ihmal ettirecek hâle getirmemiz de doğru olmaz. Her şeyi dengede ve yerli yerinde değerlendirmeliyiz. İfrat veya tefrit hatadır. d- Muhakkak bir cemaat içinde ve cemaatle hareket hâlinde olmalıyız. Bu cemaat de İslam'ı kendi idrakine göre anlayan, kalıplarını aşamayan, mü'minleri kuşatacak geniş bir yürek taşıyamayan bir karakterde olmamalıdır. Ümmet'i bütün renkleriyle ve sorunlarıyla, farklılıklarıyla, geçmişle gelecek arasında dengeli bir yerde durarak kavrayabilen bir cemaat, içinde bulunmayı zorunlu gördüğümüz cemaat olmalıdır. İslam'ın bir alanını, kendine çalışma alanı yapıp gerisini yok gören anlayıştan uzak kalmaya mecburuz. e- Biz umut ümmetiyiz. Kıldan yapılmış göçebe çadırlarında yaşayanların bile Kur'an nuruyla nurlanacağına, küfür ehlinin nihai galibiyeti elde edemeyeceklerine, durum ne olursa olsun sonunda Allah'ın yardımının bize ereceğine, dünyanın ahiretteki kazancımızın yanında bir hiç olduğuna iman ediyoruz. Bu iman, bizim enerjimiz ve çalışma aşkımızdır. Yanar eririz ama ateşe atılırken bile 'Rabbim bana yeter!' deriz. İslam'ın sistemi, hilafeti kalkmış olabilir. Bir gün daha gür ve daha müessir olarak geri geleceğine imanımız, yarın sabah güneşin doğacağına olan itimadımızdan daha fazladır. Dik durun, erimeyin, küçük düşünmeyin, küçük ve dağınık düşünenlerle mesafeli kalın. Allah'a emanet olun.
Selamünaleyküm. Değerli kardeşim, fitne bu ümmetin en ağır düşmanıdır. Ashabı kiram bile fitne karşısında tam anlamıyla zorlandılar. Fitne, iyinin ve kötünün iç içe girdiği, iyinin kötüden ayrıt edilmesinin zorlaştığı ortam demektir. Allah’a niyazımız odur ki, bizi fitneye düşürmeden ruhumuzu alsın. Dikkat ederseniz, örneğini verdiğiniz durum sadece o örnekle sınırlı değildir. Filistin başta olmak üzere hemen her yerde benzerini görebilir ve kahrolabilirsiniz eseften. Yaşadığımız dönem, böyle bir imtihanı gerektirmiştir. Sabır ve sebatla yolumuza devam etmeye mecburuz. Burada bir noktayı iyi anlamamız gerekir: Biz, dinimiz her şeyin üstündedir, dinimiz için varız türünden iddialarda bulunuyoruz. Uygulamaya geldiğinde ne kadar bunu gerçekleştiriyoruz? Dikkat ederseniz, herkes bunu iddia ediyor ama iş pratiğe gelince onun meselesinin de din olduğunu, dolayısıyla bir taviz vermesinin gerekmediğini adeta o kazanırsa din kazanacak, kaybederse din kaybedecek demeye getirdiğini görürsünüz. Burada da afet başlıyor aslında. Ne kadar nefislerimizi hesaba çekebiliyoruz? Ne kadar biz dinimiz için varız da dinimiz bizim için var değildir, sorusunu değerlendirebiliyoruz? Böyle bir kaos ortamında kim konuşursa konuşsun, kimin menfaatine uygun düşüyorsa sözleri sadece onun tarafından rağbet bulacaktır. Böyle olmamalı idik, böyle emredilmedik biz. Ciddi bir şekilde DİNİMİZ HER ŞEYİN ÜSTÜNDEDİR VE BİZİM YAPTIĞIMIZ HER ŞEY MUHAKKAK DİN DEMEK DEĞİLDİR şuurunu yerleştirmemiz gerekiyor. Aksi takdirde yüzme bilip dereye gelince her şeyi unutarak boğulma ile karşılaşacağız demektir. Sabrederek, sebat ederek, Kur'an ve Sünnet'e sarılarak geçirmemiz gereken bir dönemi yaşıyoruz. Bu kardeşinizin kanaati, Kur'an ve Sünnet ölçülerine sadakat açısından ipin ucunun bir nebze kaçtığı eklindedir. Seviye düşmüştür, menfaatlere göre şekillenmiştir. Her oturuş kalkışımızı cihat olarak isimlendirmenin hata olduğunu zannediyoruz. Allah yardımcımız olsun. Dua eder, duanızı bekleriz.
devlet konusundaki diğer fetvalar
Devlet, dinimizin bir parçası değildir. Dinimizin yaşanması için gereken araçlardan biridir. Adının ve ayrıntılarının ne olduğundan çok devlet, İslam'ın varlığını himaye eden, Allah'ın Şeriat'ını yerleştirip yaşatmaya vesile olan sistemin adıdır. Elbette İslam'ın uzun tarihi boyunca devlet kavramının içini dolduracak yoğun başlıklar bulunmaktadır. Bunlardan ziyade bizim için Kur'an'ımızın nihai söz olduğu, şahısların veya kurumların Allah'ın kullara bırakmadığı alanlarda konuşmadığı yapının adı İslam devletidir.
Memurun bağlı olduğu idarenin kuralları ne ise o kurallara göre maaşını hak ettiği veya etmediği belirlenebilir. Din de bu konuda o kuralları ölçü alır. Yeter ki o kurallar arasında açık bir haram işlenmesi durumu olmasın.
Noterlik “tam sivil” bir kurum değildir. Devlete bağlı ve devlet adına iş yapan bir kurumdur neticede. Bu yönüyle notere verilecek bahşiş veya başka isimli bir ücret rüşvettir. Bilhassa başka bir insanın sırasının işgal edilmesi sonucunu getiriyorsa bu durum ciddi bir kul hakkı ihlalidir. Eğer yasal olmayan bir iş icra edilecekse zaten rüşvet başlığı yerine oturmuş olmaktadır. Bu sebeple de notere verilen ilave/yersiz ücretle herhangi bir devlet dairesinde verilen arasında fark yoktur.
Devletin yaptığı ödeme için istediği şartlar oluşuyorsa hiçbir sakıncası olmaz. Alınan maaş gibi o da helal olur.
Böyle bir aile zekât alabilir durumda ise devlet verse de vermese de onun zekât alabilirliği devam ettiği için siz zekât olarak vermek istediklerinizi verebilirsiniz. Allah Teâlâ kabul buyursun.
Devletin ancak ücretle kullanılabilir diye kural koyduğu su, kaçak kullanılamaz. Orman veya başka bir yerde serbest bırakılmış suyun kullanılmasında ise sakınca olmaz.