İslami Delil
Aramaya dön
Fetva

Fetva Meclisi

Soru

Bizim evde hamur işlerini beğenmiyorum. Arkadaşların evinde yediklerimiz daha lezzetli oluyor. Öğrendim ki annem margarin kullanmadığı için o lezzet olmuyormuş. Annemden neden kullanmadığını sordum, ikna edici bir cevap vermedi. Sadece ‘haram’ olduğunu söyledi. Margarin kullanmak haram mıdır?

Cevap

Margarin türü yağlar, soframızdaki sıkıntılardan biridir. Müslümanların sahibi olduğu firmalar bu yağları üretmeye başlayana kadar, domuz karışımı endişesinden dolayı yenmeyeceği söyleniyordu. Şuurlu Müslüman olmanın gereklerinden biri olarak margarinden uzak durmak gerekiyordu. Daha sonra sahibi Müslüman olan bir firma margarin üretti; kısa zamanda Müslümanların mutfakları bu yağla tanıştı. Benzer bir gelişme de televizyon konusunda olmuştu. Yıllarca televizyonun, ahlâkı yozlaştırdığı söylenerek evlere sokulmuyordu. Müslümanlar adına bir televizyon kanalı kurulduğu iddia edildi, yılını doldurmadan namazlı evlerde de televizyon cihazı bulunur oldu. Meselenin bu boyutunu ele almayalım. Margarinle iki sorunumuz var. Bu sorunların biri, ham madde sorunudur. Eğer karışımında domuz ve eti yenmez hayvan veya besmelesiz kesilmiş hayvan yağı karışımı varsa, bizim için haram olma sorunu ortaya çıkar. İkinci sorun ise, margarin yağının insan sağlığı ile ilgili boyutudur. Tıbbın insana yasakladığı şeyler, dinin de yasak gördüğü şeylerdir. Aslında helal olan bir yiyecek türü bir nedenle, doktor tarafından yenmesi sakıncalı görülürse o yiyecek yenmesi caiz olmayanlar sınıfına girmektedir. Margarin üzerinde yıllardan beri ‘sakınca’ işaretleri vardır. Damar tıkanmalarına neden olduğu, çocuklara yedirilmemesi tavsiye edildiği bilinmektedir. Bazı hastalıkların çağımızda yaygınlaşmasının nedenleri arasında görülmektedir. Kalp ve damar hastalıklarından şikâyeti olan bir hastaya doktorların ilk cümlesi, katı yağlar üzerinden olmaktadır. Bunlar dikkate alındığında margarinin mutfaklardan uzak tutulması konusunda Müslümanların hassas davranmaları kadar tabii ne olabilir? Evet, margarinin haram olduğunu kati bir dille ifade edemeyiz. Ama dikkat etmek zorundayız. Keşke annelerimiz, bize yemek pişirenler bu şüpheli şeyleri mutfaklara sokmasalar! Keşke biz de adeta aç geziyor gibi margarinli yiyecek tutkunu olmasak!
Orijinal kaynak

Benzer fetvalar

FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Haramlar bellidir. Bazı şeylerde de haramlık şüphesi vardır. Mesela alkol açık bir haramdır. Filan meşrubatta da alkol olma ihtimali vardır. Bu ihtimal hakkındaki bilgimiz de düşüktür veya dedikodu şeklinde bize ulaşmıştır. Bu durumda açık haram ile tereddütlü konuyu aynı tutamayız. Margarini de bu şekilde anlayabiliriz. “Domuz yağı” dediğimizde aklımıza gelen şeyin “margarin” dediğimizde de aklımıza gelmesi hatadır. Her ne kadar margarini tüketmeye itirazımız varsa da dengeli olmak dinimizin emridir.

Hocam biz evimize kesinlikle margarin almıyoruz, margarinli olabilecek hazır gıd
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Haramları, bu sorunu çözmeye yardımcı olması bakımından şu şekilde tasnif etmemiz mümkündür: a- Haram olduğu kesin ve belli olanlar. Domuz ürünleri, alkol ve haksız bir şekilde elde edilen yiyecekler böyledir. Bunların yenmesi, içilmesi hiçbir şekilde caiz olmaz. Bu konuda da bir tereddüt yoktur zaten. b- Haram oluşu hakkında elimizde kesin bilgi bulunmayan ama şüphe ettiğimiz yiyecekler, içecekler... Bunları tüketmemeyi tercih etmeliyiz. Genel tavrımız tüketmemek yönünde olmalıdır. Aile fertlerini de bu yönde eğitmeliyiz. Yalnız elimizde haram olduğu konusunda net bilgi bulunmayan yiyecek ve içecekleri, haramlığı kesin olan bir domuz ürünü gibi kabul etmemiz de mümkün değildir. Ortada bir şüphe varken kesin tavır koyamayız. Bugün ekmekten peynire pek çok gıda maddesi için geçerlidir bu. Çok inceleyecek olsak ekmekte bile zorlanabiliriz. Takva üzere olma adına vesveseye yol açmak da doğru değildir. Keyfilik ile titizlik arasında izlenebilir bir yöntem kullanmak gerekmektedir.

Günümüzde birçok marka katkı maddeleri kullanıyor. Bizim bu ürünleri yeme ölçümü
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Haklısınız, domuz ürünleri şu veya bu sebeple pek çok alanda kullanılabiliyor. Eti, kanı, kemiği, kılı, derisi, yağı kullanılabiliyor. Yeni yeni tıpta insan yedek parçası denebilecek ürünlerle kullanılabiliyor. Dinimiz İslam hakkında en önde farklılık olarak neler olabilir diye soru sorulsa çok rahatlıkla diyebiliriz ki faiz gibi bir iki başlıktan sonra muhakkak domuz gelecektir. Domuz konusu bu ümmetin hassas konularındandır. Hassas olduğu kadar da sorundur ve risktir. Bir imtihan olarak da ucuzluğu, üretim kolaylığı gibi faktörler bu imtihanı kazanmayı zorlaştırmaktadır. Domuzun sadece tüketilmesi değil ticareti bile yasaktır. Yüzde yüz kimyasal dönüşüm görmüş olması dışında domuza ait hiçbir şey kullanılamaz. Fakihlerimiz domuz derisinin tabaklanmış halinin bile caiz olmayacağını söylemişlerdir. Nerede kaldı ki domuz yağı katılmış çikolata helal olsun! Biz buna göre değerlendirerek domuz ve ürünleri konusunu bir imtihanımız olarak görecek ve gevşeklik göstermeden bu imtihanı kazanmaya çalışacağız. Allah yardımcımız olsun.

Hocam domuz dinimizde haram bunu biliyorum. Her şeyi mi haram? Biz Avrupa’da yaş
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Gıda bir nimet olarak israf edilmemelidir. İsraf haramdır. Temizlik veya güzellik (estetik) malzemesi olarak yiyeceklerin kullanılmasını fukaha sakıncalı bulmamıştır. Bazı Maliki fukahası böyle bir kullanımı mekruh görmüşlerdir ama bu da yasak anlamında değildir. Eti yenen hayvanların sütünden kozmetik ürün yapılabilir, sabun yapılabilir. Evla olan yiyecekleri bu şekilde kullanmamak olsa da haramdır denmemiştir. Eti yenmeyen hayvanların sütü ise farklı görülmelidir. Direkt süt olarak kullanılıyorsa eti yenmeyen hayvanın sütünden üretilen malzemeyi de kullanılamaz görürüz. Süt bu üretim esnasında tam bir kimyasal dönüşüme uğruyorsa o yeni bir ürün olduğu için onun da kullanılması caiz olur. Merhem gibi estetik veya tedavi maksatlı kullanılan ürünlerde domuz yağı bulunuyorsa bu da bu kurala dâhildir. O üründeki domuz yağı tam bir kimyasal dönüşüme uğramış ise kullanılması sakıncalı olmaz. Böyle değilse yani basit bir cihazla incelendiğinde domuz yağı olduğu anlaşılıyorsa kullanılamaz.

Hocam kullandığımız bazı şampuanlar yumurta ve meyve gibi yiyeceklerden üretilme
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Sözleriniz bir noktaya kadar doğrudur; önemli olan kadının bedeninin eşi dışında birisine güzel görünmemesi meselesidir. Yaptığınız iş gayet doğrudur. Mesela hayız döneminde iken eşine karşı süslenmeyi düşünen bayanların da var olduğunu duymaktan memnun oldum. Bu yaptığınız mübarek bir şeydir. Ancak kullandığımız nesnelerin de helal olmaları gerekmektedir. Sizi örnek olarak zikredelim, bir çarşafı çalsanız da tesettür olarak giyseniz bunun hükmü ne olabilir? Onun için alkol ve domuz gibi ürünlerin bulaşmadığı mamüller kullanmaya gayret edeceğiz. Oje için ikinci bir sorun da altına su geçirmemesi meselesidir. Çünkü oje bir tabaka oluşturmaktadır ve altına su geçirmiyor. Geçirecek olsa zaten kısa bir zamanda dökülür. Bir başka mesele de kâfirler arasında sembolik değerler kazanmış uygulamalardan da uzak durmamız şarttır. Takvayı gözeten hanımlar olarak siz, yeryüzüne inen rahmetin sebeplerisiniz. Cihadınız mübarek olsun. Allah'a emanet olun.

Hocam, insanın giydiği kıyafetin, yaptığı makyajın vs. günahı ya da haram boyutu
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Selamünaleyküm. Bu hassasiyetiniz pek güzel. Allah Teâlâ sizi de bizi de haramlardan ve neticede de cehennem azabından muhafaza buyursun. Ayağımızı kaydırmasın. Ekmek başta olmak üzere pek çok gıdanın dinimiz açısından yenmesinde ve içilmesinde büyük sıkıntılar bulunmaktadır. Yalnız şu ana kadar mü'minler olarak bu hususta kati bir sonuca ulaşacak çalışmalar da ne yazık ki yapamadık. Verdiğiniz örnekte mesela, sorun olduğunu hepimiz biliyoruz ama ekmek gibi bir konuda çözüm üretmede sıfır düzeyindeyiz. Ortada bir şüphe var. Bu şüpheye karşı helali oluşturma imkânı yok. Bir de durum sizin zikrettiğiniz düzeyde yüzde yüz bir veri ile karşımıza çıkmıyor. Buradaki alkollenme, büfede satılan alkoldeki ile aynı mıdır? Bunu da netleştirebilmiş değiliz. Bu nedenle 'ekmek haramdır' diyemeyiz. Ama Avrupa'da satılan ekmekler daha kıtır olsun üzeri parlak olsun diye kullanılan domuz yağı nedeniyle 'ekmek kesin haramdır' diyebiliriz. İki durum arasında bir fark olduğunu umarım takdir etmişsinizdir. Allah Teâlâ helal ile yaşamaya hepimizi muvaffak kılsın.

Ben size yurtdışından yazıyorum. Araştırmalarıma göre (güvenilir kaynaklardan, b

dini sorular konusundaki diğer fetvalar

FetvaDiyanet Fetva Kurulu

İsraf sakıncalıdır. Kör taklit sakıncalıdır. Avreti teşhir sakıncalıdır. Haramı kullanmak sakıncalıdır. Gereksizi kullamak sakıncalıdır. Fakir olduğu halde zengin gibi yaşamaya çalışmak sakıncalıdır. Kâfirlerin markalarını teşhir etmek sakıncalıdır. Şık ve temiz giyinmek sakıncalı değildir. Allah, verdiği nimeti kulunun üzerinde görmek ister. İyi ve güzel giyinmek, kibirlenmek ve başkalarını hor görmek içinse elbette Müslümanca olmayan bir iştir.

Lüks ve marka giyinmek sakıncalı mıdır?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

İslam çalışma ve üretme dinidir. Tembelin ve boş oturanın yeri yoktur. İnsanların geliştirdiği emeklilik sisteminin bir örf halini almış olması dinen sakıncalı görülmez. Emekli olmak dinen yasaktır denemez. Şartlarını tahakkuk ettiren emekli olabilir. Müslüman emekli olmayı değil, daha çok kazanmayı ve dinine hizmet etmek için daha çok vakit bulmayı düşünmelidir. Emekli olmak böyle bir maksada hizmet ederse ne güzel! Emekli olduktan sonra, önceki döneme göre ibadetlerini artırmayan, zikir ve tebliğe vakit ayırmayan hüsrandadır.

İslam hukuk sisteminde emeklilik var mıdır?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Evet, dilese yok eder. Etti de. Nice milletler, izleri bile kalmayacak şekilde helak olup gittiler. Korkunç azaplarla yok oldular. Allah Teâlâ o zaman diledi, yaptı. Şimdi de dilese yapar. Peki, neden yapmıyor? Biz, olayı kendimizle sınırlı görüyoruz. Mü’minler olarak biz varız, bir de kâfirler var. Hayat da bizimle sınırlıymış gibi tasavvur ediyoruz. Gerçek ise böyle değildir. Hayat Âdem aleyhisselamla başladı. Son insana kadar da devam edecek. Bir defa, muhatap kitle bizden ve onlardan ibaret değildir. Bizim bilmediğimiz geçmişte ve gelecekteki milyarlar var. Yer de bizim yerimizden ibaret değildir. Bütün bir âlem söz konusudur. Zaman da, bizim içinde sadece bir nokta kadar kalabileceğimiz geniş bir zamandır. Milyarlarca insanın ve on binlerce yılın içinde birkaç insan ve birkaç nokta, tepeden bakıldığında ne kadar görülebilir? Bizim bakışımızla, Allah Teâlâ’nın bakışı arasında önemli bir fark olacağını,bu farkın da verilecek karara etki edeceğini bilmemiz gerekir. Bir ayrı nokta da şudur: Küfrü ve batılı yaratan Allah’tır. Batıl kendiliğinden ürememiştir. Allah Teâlâ kâinatı yaratırken, her taşın yerini belirlemiş, bir damla suyun bile ne zaman ve nerede yaratılacağını tayin etmiştir. Hakkın karşısına dikilecek batılı ve onun başı olan şeytanı, bilerek ve bir maksada binaen O yarattı. O’nun yaratması kesinlikle bir hikmete dayalıdır. Boş ve gereksiz bir şey O’nun mülkünde olamaz. Kul, Rabbinin işindeki hikmeti bilemeyebilir. Bu gayet tabiidir. Kul neyi ne kadar biliyor ki, o derin hikmetleri bilsin? Bilemediği için de karşı durmaz, tereddütler içinde kalmaz. Kalbi rahattır. Çünkü Allah’ın mülkünde yersiz ve gereksiz şey yoktur. Yılan bile gereklidir. Kış gereklidir. En az yaz kadar gereklidir. Üşüsek de, üşümesek de bu böyledir. Başka bir noktadan bakıldığında ise şu gerçeği görürüz: Doğruya neden doğru denmektedir? Doğru, karşısında yanlış bulunduğu için doğrudur. Ak, karanın karşısında bulunduğu için aktır. Zıtlar birbirlerinin adeta varlık nedenleridirler. Hakkı hak olarak teşhir eden de bu anlamda batıldır. Batılın olmadığı bir dünyada hak neden var olacak? İyilik, kötülüğün alternatifi olarak bulunduğu için değerlidir. Saf iyilik ve saf güzellik cennette olacaktır. Batılın bulunmadığı ortam cennet ortamıdır. Batılsız ve hakka saldıran düşmanın bulunmadığı bir âlem olamaz. Allah Teâlâ kullarını imtihan için bu âleme gönderdi. Tabii olarak onların içine nefis koyacak, nefislerine meyledip etmediklerini görecektir. Şeytanı yaratıp güçlendirecek, kullarının ona aldanıp aldanmadıklarını görecektir. Kâfirleri mü’minlerin karşısına çıkaracak, mü’minlerin üzerlerine düşen savunma görevini yapıp yapmadıklarını, cihad edip etmediklerini görecektir. ‘Batıla ne gerek var?’ demek, beni namaza neden kaldırıyorsunuz demek kadar lüzumsuz ve yersiz bir sorudur. Bu büyük mülkte, bu büyük imtihanda bunlar en tabii gereklerdendir. Zor dönemin mü’min şairi Necip Fazıl Kısakürek, şiirinde bu hassas anlamı çok güzel ifade etti. Allah onu ve bizi mağfiret buyursun: Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın Gündüz geceye muhtaç bana da sen lazımsın.

Allah neden kâfirleri helak etmiyor? Onlar sürekli Allah’ın dinini ve insanlığı
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Hayır. Sünnet namazların yeri ile farz namazların yeri aynı değildir. Farz namaz, sadece sevap elde etmek için eda edilen bir ibadet değildir. Farz namazda ana maksat, Allah’ın kesin bir emrini yerine getirmektir. Bu emir yerine getirilirken de sevap elde edilmiş olmaktadır. Sünnet namazlarda ise durum böyle değildir. Sünnet namazlar daha çok sevap kazanmak için kılınmaktadır. Terk edildiğinde sevaptan mahrumiyet söz konusudur. Genel olarak sünnet namazların kılınmasını şu çerçevede değerlendirmemiz uygundur: a- Fıkıhtaki adıyla nafile namazlar (halk dilinde sünnet namazlar ifadesi de aynı anlamındadır) her şeyden önce, Allah adına tavsiyelerde bulunan Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin tavsiye ettiği ibadetlerdendir. Yani nafileler ibadettir. İbadet bizim yaratılış maksadımızdır. Emredilmemiş, tavsiye ve teşvik noktasında tutulmuş olması, Allah’ın kullarına rahmetinden dolayıdır. ‘Emir’ dairesinde olmamaları, değersiz görülmelerine neden değildir. Rabbimiz lütfedip, onları da kılacaksınız dememiştir. Deseydi, namaz yükümüz kat kat olacaktı. Belki de o yükün altında ezilecektik. b- Nafile namazlar, farz namazların öncesinde ve sonrasında kılındığında farzlar için ‘namaza giriş/çıkış’ görüntüsünde oldukları için adeta bir hazırlık ve farzı daha uygun bir ortamda eda etmeye yardımcıdırlar. Bu anlamda, nafileleriyle namaz kılanla, nafilelerden tecrit edilmiş olarak namaz kılan arasında belki gözle görülemeyecek çapta, ama bir fark muhakkak vardır. Ve bu fark namaz kılanın aleyhine bir farktır. c- Farzların önünde ve ardındaki nafilelerin dışında kalan nafilelerde ise durum daha farklıdır. Sadece farz namaz zaviyesinden yirmi dört saati incelerken günü beşe bölebiliriz. Nafile uygulamasıyla beraber bu bölme daha yüksek rakamlarla olur. Namaz gibi huşu gerektiren bir ibadet ciddiyetiyle günün taksim edilmesi ve edilmemesi arasında önemli farklar vardır. Bu fark kulun, günü değerlendirmesine muhakkak yansıyacaktır. d- Nafile namazların ‘Sünnet’ sınıfında anılmaları, ilk anda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi çağrıştırmaktadır. Bir namazın, Sünnet adıyla anılması, ihmal edilmesinde sakıncasızlığı çağrıştırıyorsa bu nübüvvet makamına karşı algılama hatasına neden olur. Aslında hiçbir Müslüman bu hatayı kabullenmez. Bu nedenle, kılınmasında ihmalkârlık yapılsa bile, bazı namazların Sünnet adıyla anılmasını, hafife alma nedeni olarak görmek yanlıştır. e- Mümkün olduğu kadar nafile namaz kılmayı hedef olarak benimsemek en doğru olanıdır. Hedef fazlaca kılmak olmalıdır. Ancak nafile namaz kılma hedefi, bir farzın ihmaline, ertelenmesine neden olmamalıdır. Çünkü farzlar, nafilelerden öncedir ve önemlidir. f- Nafile namazlar, Şeriat’ın temel ilkeleri dışına taşamaz. Nafile, kulların da belirleyebileceği kurallar anlamında değildir. Dolayısıyla bid’at olan hiçbir ibadet görüntülü eylemin değeri yoktur. Bunu da bilmek gerekir. Bilhassa, belirli gecelerde ihdas edilen namaz türlerinin ne kadar Sünnet asıllı olduğu titizlikle araştırılmalıdır. Din ilave kabul etmez. En az eksiltme kabul etmediği kadar, ilave de kabul etmez.

Sünnet namazları terk eden, farzları da boşuna kılıyor denebilir mi?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

İki mübarek şehir Mekke ve Medine’nin içinde bulunduğu toprak parçasına adını veren Suudi Arabistan Devleti, adından da anlaşılacağı gibi Suud ailesinin hükümranlığında bir devlettir. Krallıkla yönetilmekte olan devletin, bütün diğer halkı Müslüman olan ülkelerden farklı tarafları vardır. Dışarıdan izlendiğinde başka, içeriden tahlil edildiğinde başka şeylerle karşılaşmak mümkündür. Suudi Arabistan hakkında şu tespitleri yapabiliriz: Suudi Arabistan, Suud ailesinin, Osmanlı Hilafetine baş kaldırması ile kurulmuş bir devlettir. Baş kaldırmadan, devletin kurulmasına kadar olan süreç, İngiliz kışkırtması ve desteği ile tamamlanmıştır. Dolayısıyla devlet, İngilizlerin kurdurduğu bir devlet olma özelliğine sahiptir. Yirminci asrın başlarından itibaren Amerika da Suudi Arabistan’da söz sahibi olmuş, özellikle ellili yıllardan sonra sözü daha güçlü olmuştur. Suudi Arabistan’ın, Mekke ve Medine’den ötürü özel bir konumu olduğu herkesçe bilinir. Bunun için de, Kur’an’la hükmeden bir devletin orada bulunması uygun görülmüştür. Gerçekten de Suudi Arabistan, en az Osmanlı kadar, İslam’la renklendirilmiş bir devlettir. Her şeyde İslam önceliği vardır. Kraliyet ve kraliyeti birinci dereceden ilgilendirebilecek konular dışarıda tutulursa, hemen hemen her yerde İslam’a göre olma niteliğini gözetlemek mümkündür. Eğitimden ticarete, camiden düğüne kadar her yerde, dinden kaynaklanan görüntü vardır. Ülkenin en önemli gelir kaynağı olan petrolün nasıl işletilip, servetin ne yapıldığı hakkında kimsenin soru sorması veya bir araştırma yapması mevzu bahis olamaz. Bu iki engele takılır: Biri, kraliyetin özel konuları engeli, diğeri de Amerikan menfaatleridir. Bu yüzdendir ki, büyük zenginlerle sefiller aynı şehirleri paylaşırlar orada. Suudi Arabistan, Mekke ve Medine’yi topraklarının doğal bir parçası olarak gördüğünden, bir milyardan fazla Müslüman’ın hac ibadetini eda etmesi için gerekli olan yatırımları, istediği gibi, istediği zamanda yapar. İslam Konferansı Örgütü üzerinden göstermelik bir iki danışmanın dışında, bu iki merkeze asla müdahale ettirmesi söz konusu olmamıştır. Eğer biz niyetlere bakmayacak ve kimsenin neyi neden yaptığını karıştırmayacaksak, Suudi Arabistan bir İslam devleti görüntüsündedir. Vahhabilik ve selefilik gibi iddialar, dikkate almaya değmeyecek kadar yüzeysel değerlendirmelerdir.

Suudi Arabistan bir İslam devleti midir?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Namazın bir gözle izlenebilen fiziki yönü vardır, bir de maneviyatı yükselten ve Huşû’ adını verdiğimiz yönü vardır. Huşû’ yönü eksik olan namaz, böyle şikâyetlere sebep olan namazdır. Namaz Rabbimize en yakın olduğumuz andır. Biz O’nu göremiyorsak da O, bizi gördüğüne göre, namaz ve secdeyi bu şuurla eda etmemiz gerekir. İşin aslı huşû’ içinde namaz kılmaktır. Huşû’, abdest gibi alınabilir, tutulabilir bir nesne değildir. Huşû’ ile namaz kılmaya karar vermekle namaz huşû’ ile kılınmış olmuyor. Huşû’, kalbin eylemlerindendir. Mü’min bir insanın kalbi üzerindeki tasarrufu, kalbe verilen öneri ve talimatlar, kalbin maneviyata etki ettiği diğer alanlar gibi huşûu da etkileyecektir. Her şeyden önce, kalbimizin işgal altında olup olmadığını kontrol etmemiz gerekiyor. Dualarımızda Allah’tan istediğimiz şeyler arasında kalbimizin selameti isteği muhakkak bulunmalıdır. Ürperen kalp, yaşaran göz sahibi olmak büyük nimettir. Namazın huşû’ içinde kılınabilmesi için: - Namazın ön şartları olan taharet, abdest ve setr-i avret gibi emirlerde titiz olmak gerekir. - Namazın kesinlikle ilk vaktinde kılınmasına çalışılmalıdır. - Cemaatle kılınmayan namazı eksik görmeliyiz. - Farzların öncesi ve sonrasındaki nafileler muhakkak kılınmalıdır. - Namazın sünnetleri ve adabı ihmal edilmemelidir. - Namaz zihni meşgul edecek şeylerin bulunmadığı bir yerde kılınmalıdır. Hatta nakışlı, resimli seccade bile kullanılmamalıdır. - Namazda, tefsiri bilinen yerler okunmalıdır. - Her namazdan sonra, o namazın kabul olması için dua edilmelidir.

Namaz kılarken, eski insanlardan anlatılan o manevi huzuru ben hiç bulamıyorum.

Paylaş

XWhatsAppTelegramFacebook
Bu içerikte bir hata mı var? Bize bildirin.

Site deneyimini iyileştirmek için çerezler kullanıyoruz. Ayrıntılar için Çerez Politikası.