İslami Delil
Aramaya dön
Fetva

Fetva Meclisi

Soru

Suudi Arabistan bir İslam devleti midir?

Cevap

İki mübarek şehir Mekke ve Medine’nin içinde bulunduğu toprak parçasına adını veren Suudi Arabistan Devleti, adından da anlaşılacağı gibi Suud ailesinin hükümranlığında bir devlettir. Krallıkla yönetilmekte olan devletin, bütün diğer halkı Müslüman olan ülkelerden farklı tarafları vardır. Dışarıdan izlendiğinde başka, içeriden tahlil edildiğinde başka şeylerle karşılaşmak mümkündür. Suudi Arabistan hakkında şu tespitleri yapabiliriz: Suudi Arabistan, Suud ailesinin, Osmanlı Hilafetine baş kaldırması ile kurulmuş bir devlettir. Baş kaldırmadan, devletin kurulmasına kadar olan süreç, İngiliz kışkırtması ve desteği ile tamamlanmıştır. Dolayısıyla devlet, İngilizlerin kurdurduğu bir devlet olma özelliğine sahiptir. Yirminci asrın başlarından itibaren Amerika da Suudi Arabistan’da söz sahibi olmuş, özellikle ellili yıllardan sonra sözü daha güçlü olmuştur. Suudi Arabistan’ın, Mekke ve Medine’den ötürü özel bir konumu olduğu herkesçe bilinir. Bunun için de, Kur’an’la hükmeden bir devletin orada bulunması uygun görülmüştür. Gerçekten de Suudi Arabistan, en az Osmanlı kadar, İslam’la renklendirilmiş bir devlettir. Her şeyde İslam önceliği vardır. Kraliyet ve kraliyeti birinci dereceden ilgilendirebilecek konular dışarıda tutulursa, hemen hemen her yerde İslam’a göre olma niteliğini gözetlemek mümkündür. Eğitimden ticarete, camiden düğüne kadar her yerde, dinden kaynaklanan görüntü vardır. Ülkenin en önemli gelir kaynağı olan petrolün nasıl işletilip, servetin ne yapıldığı hakkında kimsenin soru sorması veya bir araştırma yapması mevzu bahis olamaz. Bu iki engele takılır: Biri, kraliyetin özel konuları engeli, diğeri de Amerikan menfaatleridir. Bu yüzdendir ki, büyük zenginlerle sefiller aynı şehirleri paylaşırlar orada. Suudi Arabistan, Mekke ve Medine’yi topraklarının doğal bir parçası olarak gördüğünden, bir milyardan fazla Müslüman’ın hac ibadetini eda etmesi için gerekli olan yatırımları, istediği gibi, istediği zamanda yapar. İslam Konferansı Örgütü üzerinden göstermelik bir iki danışmanın dışında, bu iki merkeze asla müdahale ettirmesi söz konusu olmamıştır. Eğer biz niyetlere bakmayacak ve kimsenin neyi neden yaptığını karıştırmayacaksak, Suudi Arabistan bir İslam devleti görüntüsündedir. Vahhabilik ve selefilik gibi iddialar, dikkate almaya değmeyecek kadar yüzeysel değerlendirmelerdir.
Orijinal kaynak

Benzer fetvalar

FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Dinimiz İslam, yalın bir felsefe değildir. Tatbik edilmek ve hayata hükmetmek için gönderilmiştir. Dinimizin sahibi Allah’tır. Son söz Allah’ın olsun, tâğutlaşan güçler insanlara hükmetmesin diye gönderilmiştir. Bu maksadın gerçekleşmesi için üç şey gerekmektedir. Bir: Buna iman eden insan kitlesi. İki: Uygulanacak sistem. Üç: Uygulamanın yapılacağı toprak parçası. Bu üç ögenin birleşimine devlet adı verilmektedir. İslam, üç öğeyi de müstakil bir şekilde birleştirmiştir. Mü’minler, Kur’an ve Medine, bu ögelerin birleştiği zeminin adıdır. Bu nedenle de Medine’ye intikalden hemen sonra devlet yapısına geçilmiş ve devlet uygulaması yapılmıştır. Üç ana ögenin biri olan Kur’an, tartışmasız olduğuna göre, Kur’an’ın eksen alınmadığı bir sistemin İslam olarak anılması da mümkün olmaz. Yamalama yöntemiyle de nihai sonuca ulaşılamayacağına göre, sistemi kendinden olan bir yapının ‘İslam Devleti’ olarak anılması tabii görülmelidir. Yalnız, Müslüman’ın Müslümanlığını yaşaması ile devletin Müslüman olması bütün noktalarda kesişen iki çizgi değildir. Bir bütün olarak İslam’ın kendi adına inşa edilen zeminde bulunması tabii olandır.Ancak, cennete girebilmenin ana şartı olan ‘Kelime-i Tevhid’in söylenip benimsenmesi, beşeri takat ölçüsünde tatbik edilmesi, bireysel bir sorumluluktur. Aynı inancın sistemleştirilip bayraklaştırılması ise, toplum sorumluluğudur. Daha açık bir ifadeyle, mü’min bir insan, İslam’ın Devlet’i olmayan bir zeminde de cennete girebilecek kadar iman tatbiki yapabilir. Cennetlik olmanın, İslam’ın devlet olmadığı bir yerde gözle görülür bir engeli bulunmadığını söyleyebiliriz. Meseleye, hak ve batılın ezelden gelen mücadelesi açısından baktığımızda ise şöyle bir sonuçla karşılaşıyoruz: Sistemleşmemiş hakkın, sistemleşmiş batıl önünde ayakta kalma oranı ne kadardır; bireyin, beyninde inandığı şeylerin yaşadığı toplumda değersiz veya korumasız olması durumunda, tek bir beyin o inanılan şeyleri ne kadar muhafaza edip uygulayabilir? İslam, ‘Canınızı kurtarın gelin!’ mantığına dayalı bir davet yapmamıştır. Onun daveti, Allah’ın sözünü yüceltin, batıla üstün gelin esasına dayalıdır. İslam’ın tek bir çatı altında devlet olmadığı ortamlarda, cihad gibi ayakta durmayı sağlayacak en dinamik unsurları uygulama imkânı bulmak da mümkün değildir. Bireysel İslam, bulduğun kadarıyla yaşa, denebilecek bir İslam olur. Hâlbuki İslam, iman etmiş bireylerden oluşmuş imanlı bir toplum ve o toplumun ayakta tuttuğu bir İslam istemektedir. Bugün, Medine’de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin kurduğu devletin devamı denebilecek bir devlet yoktur. Müslümanlardan bile, "İslam’ın Devleti"nden söz edilmesinden incinenler ne yazık ki vardır. Bugün devletini kaybeden bir dinin bir asır sonra nelerini kaybedebileceğini düşünmek dahi ürkütücüdür. Müslüman belki, dinini devletleştiremediğinden ötürü muhasebe edilmez kıyamet gününde. Fakat sancağı düşürülmüş bir İslam için gayret edip etmediğinden, üzerine düşeni ne kadar yerine getirdiğinden muhakkak sorulur. Bilhassa, mürekkep yalamış, Kur’an ve sünnet ilmine vâkıf olmuş, bir yolla ümmetin önünde duranlar, ne yaptıklarının hesabını muhakkak vereceklerdir. İlim sadece, Müslümanlara namaz kılmayı, haccetmeyi öğretmekten ibaret değildir. İslam, kesinlikle bir bütündür. Parçalarından seçilip birleştirilmiş bir İslam, ashaptan devraldığımız İslam değildir. Onlar bize Medine’deki İslam’ı devretmişlerdi. Allah onlardan razı olsun. Medine’deki İslam’da da sadece Allah ve Rasulü hükmediyordu.

‘İslam Devleti’, bugünkü dünya devlet anlayışına göre nasıl bir devlettir? Demok
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Osmanlı Devleti, Müslüman liderlerin yönettiği, halkının büyük bölümünün Müslüman olduğu, yürütmede İslam’a itibar eden bir devlettir. Allah yolunda cihad etmiş, İslam’a hizmet etmekle iftihar etmiş, camilerin, medreselerin ihya edildiği bir devlettir. Yıkılışından bir asır geçtikten sonra, Osmanlı’nın iyiliği veya kötülüğü hakkında isteyen istediği kadar belge oluşturabilir. İnsaflı bir mü’min ise şuna dikkat eder: Bir kere, İslam’ın altı asır bu tarafa taşınması için Allah, Osman’ın çocuklarını seçmiştir. Bu bir şereftir. Osmanlı hiçbir zaman dinin yan tarafında durmadı, laik bir tavır sergilemedi. ‘İslam için varız, ilâyikelimetullah içiniz!’ dediler. İslam Devleti’nin ideal örneği ise Medine’de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin kurduğu ve raşit halifelerin sürdürdüğü devlettir.

Osmanlı Devleti, İslam Devleti midir?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Gezmek, Kur’an’ın da tavsiye ettiği bir iştir. Fakat farz veya vacip değildir. Nafilelerdendir. Nafileyi farzın önüne geçirmemiz mümkün olmayacağına göre önce şunu bilmemiz gerekir: Üzerindeki farz olan ibadet ve benzeri görevleri yerine getirmiş olan gezsin. İlimle meşgul olan, dinlenmesi gerektiği zaman gezsin. Ticaretini düzeltip, iyi kazanan ve mü’minlere infak edebilen gezsin. Farzı bırakıp gezmek olmaz. Borç alıp gezmek olmaz. Bir de şu hususu vurgulamalıyız: Mekke ve Medine gezi yeri değildir. Mekke ve Medine, hac ve umre ibadetinin mekânıdır. Oralara turistik amaçlı gezi olmaz. Bunun dışında, gezi deyince bir Müslüman iki yeri hep gezmeli ve hiç unutmamalıdır: Bu yerlerin birincisi, İslam’ın sekiz asra yakın en büyük medeniyetlerden birini kurduğu ama şimdi hiçbir minaresinin ezanla şenlenmediği yer olan Endülüs’tür. Ne idi, ne oldu? Gezip, görmek ve ibret almak için iyi bir yerdir. İkinci yer de İstanbul’dur. İslam Hilafeti’nin düştüğü yer. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin övdüğü, ashaptan itibaren Müslümanların göz bebeği vatan. Fetih gözlüğüyle İstanbul hep gezilmelidir. Binlerce sahabiyi bağrında barındıran Suriye ve Şam gezilebilir(di maalesef). Müslümanların yaşadığı fakir Afrika ülkelerinden biri gezilip, incelenebilir. Özellikle, Anadolu’nun yeşil mekânlarından biri gezilip, Allah’ın nimetleri müşahede edilebilir.

Sorumuza cevap veren hoca olarak, şimdiki kültürünüzle genç biri olsaydınız nere
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Değerli kardeşim. Ben Afganistan’ı ne önceden ne de son gelişmeden sonra görmedim. Dünya basınının ve onlardan derleyen bizim basınımızın bilgileri ile orayı tanıyorum. Bir de özel olarak ilişkim bulunan oralı kardeşlerimden bilgi ediniyorum. Bu durumda da oradaki İSLAM DEVLETİ gelişmesini değerlendirme hakkım olmaz, isabetli bir kanaat kullanamam zannediyorum. Genel olarak ve şahsi görüşümü sizin için şöyle özetleyebilirim: İSLAM DEVLETİ emelimiz, o emele doğru hicret heyecanımız için Afganistan maalesef çok uzaklarda bir ihtimal gibi durmaktadır. Etnik sorunların bir numara sorun olarak canlı kaldığı bir yerde başka bir sebebe gerek kalmadan bu emel ölebilir. İnşaallah çok geçmez mü'minler olarak içimize bir serinlik rüzgârı estiren diyar olur Afganistan. Ama bu haliyle herkes yerinde otursun, evini İslamlaştırsın.

Hocam, Afganistan’da İslam devleti kuruldu deniyor. Sizce orada İslam devleti ku
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Size birkaç hususu belirtmekte yarar buluyorum: a- Temiz duygularla hacc hasreti çekip haccetmeden ölüp gitmek, hacca milli takım uğurlanır gibi uğurlanarak gitmekten, riyaya bulaşmış bir hacc yapmaktan çok daha iyidir. Merak etmeyin, gidemeseniz de Allah Teâlâ'nın size gitmiş muamelesi yapması mümkündür. En azından bunu değerlendirin. b- Gidebilecek birinin hakkını gasbedip gitmenin dışında 'kaçak' yollarla hacca gitmek caizdir. Yeter ki bir mü'minin hakkını gasbetmek olmasın. c- Bu işin aksamasında Suudi Devleti'nin sorumluluğunu kimse yok sayamaz. Ama o sorumlulukta TC'nin de büyük payı vardır. Mesele, hacc ibadeti üzerinden değil hacc ibadetindeki para üzerinden değerlendirilmektedir. d- Sizin başvurmayı planladığınız yollarla haccın bir risk taşıdığını da dikkate almayı unutmayın; hayal kırıklığına uğrarsınız. Allah umduğunuza erdirsin.

Hacca başvurduk ancak kura çıkmadı. Buna rağmen hacca gitmeyi çok istiyoruz. Bu
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Kur’ân-ı Kerîm’de güneş ve ayın bir hesaba göre hareket ettiği, (er-Rahmân, 55/5) bunların diğer fonksiyonlarının yanında aynı zamanda birer hesap ölçüsü de kılındığı, (el-En‘âm, 6/96) yılların sayısını ve hesabı bilmemiz için aya menziller tayin edildiği. (Yûnus, 10/5) gökler ve yer yaratıldığı zaman on iki ay meydana gelecek şekilde bir nizam konduğu, (et-Tevbe, 9/36) ayın yeryüzünden hilal şeklinde başlayıp kademe kademe farklı şekillerde görülmesinin insanlar ve hac için vakit ölçüleri olduğu (el-Bakara, 2/189) belirtilmektedir. Fakihlerin çoğunluğuna göre kamerî aylar, ayın güneş battıktan sonra yeryüzünün herhangi bir yerinden hilal hâlinde çıplak gözle görülmesi veya görülebilecek durumda olmasıyla başlar. Günümüzde ayın hilal hâlinde nerede ve ne zaman görülebileceği, hatasız olarak hesapla tespit edilebilmektedir. Yurdumuzda ve İslâm ülkelerinin çoğunda hesaplamalar, hilalin dünyanın neresinde olursa olsun görüleceği dikkate alınarak yapılmakta ve takvimler bu hesaplamalara göre düzenlenmekte; bayramlar da buna göre belirlenmektedir. Bazı İslâm ülkeleri ise kamerî aybaşlarının tespitinde, ayın hilal şeklinde gökyüzünde görülebilecek hâlde bulunması zamanını değil kavuşum anını (ayın her dolanmasında bir kez güneş, ay ve dünyanın aynı doğrultuya gelmesini/içtimayı) esas almaktadırlar. Ayrıca kimi ülkeler, ihtilâf-ı metâli’a itibar etmekte yani hilalin dünyanın herhangi bir yerinde görülmesini veya görülebilirliğini değil kendi ülkelerinde görülebilirliğini dikkate almaktadırlar. İslâm âleminde zaman zaman bizden bir gün önce veya bir gün sonra bayram yapan ülkelerin bulunması bu sebepledir. Bu tür içtihat farklılığından doğan farklı uygulamalar, kimsenin ibadetine zarar vermez. Bu nedenle de Suudi Arabistan’da bulunanlar, o günlerde bu ülkenin uygulamalarına göre hareket ederler. Dolayısıyla söz konusu ülkenin hesabına göre yapılan hac ibadeti geçerlidir.

Kurban bayramının Suudi Arabistan’da Türkiye’den önce veya sonra başlaması halin

dini sorular konusundaki diğer fetvalar

FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Namazın bir gözle izlenebilen fiziki yönü vardır, bir de maneviyatı yükselten ve Huşû’ adını verdiğimiz yönü vardır. Huşû’ yönü eksik olan namaz, böyle şikâyetlere sebep olan namazdır. Namaz Rabbimize en yakın olduğumuz andır. Biz O’nu göremiyorsak da O, bizi gördüğüne göre, namaz ve secdeyi bu şuurla eda etmemiz gerekir. İşin aslı huşû’ içinde namaz kılmaktır. Huşû’, abdest gibi alınabilir, tutulabilir bir nesne değildir. Huşû’ ile namaz kılmaya karar vermekle namaz huşû’ ile kılınmış olmuyor. Huşû’, kalbin eylemlerindendir. Mü’min bir insanın kalbi üzerindeki tasarrufu, kalbe verilen öneri ve talimatlar, kalbin maneviyata etki ettiği diğer alanlar gibi huşûu da etkileyecektir. Her şeyden önce, kalbimizin işgal altında olup olmadığını kontrol etmemiz gerekiyor. Dualarımızda Allah’tan istediğimiz şeyler arasında kalbimizin selameti isteği muhakkak bulunmalıdır. Ürperen kalp, yaşaran göz sahibi olmak büyük nimettir. Namazın huşû’ içinde kılınabilmesi için: - Namazın ön şartları olan taharet, abdest ve setr-i avret gibi emirlerde titiz olmak gerekir. - Namazın kesinlikle ilk vaktinde kılınmasına çalışılmalıdır. - Cemaatle kılınmayan namazı eksik görmeliyiz. - Farzların öncesi ve sonrasındaki nafileler muhakkak kılınmalıdır. - Namazın sünnetleri ve adabı ihmal edilmemelidir. - Namaz zihni meşgul edecek şeylerin bulunmadığı bir yerde kılınmalıdır. Hatta nakışlı, resimli seccade bile kullanılmamalıdır. - Namazda, tefsiri bilinen yerler okunmalıdır. - Her namazdan sonra, o namazın kabul olması için dua edilmelidir.

Namaz kılarken, eski insanlardan anlatılan o manevi huzuru ben hiç bulamıyorum.
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Evet, dilese yok eder. Etti de. Nice milletler, izleri bile kalmayacak şekilde helak olup gittiler. Korkunç azaplarla yok oldular. Allah Teâlâ o zaman diledi, yaptı. Şimdi de dilese yapar. Peki, neden yapmıyor? Biz, olayı kendimizle sınırlı görüyoruz. Mü’minler olarak biz varız, bir de kâfirler var. Hayat da bizimle sınırlıymış gibi tasavvur ediyoruz. Gerçek ise böyle değildir. Hayat Âdem aleyhisselamla başladı. Son insana kadar da devam edecek. Bir defa, muhatap kitle bizden ve onlardan ibaret değildir. Bizim bilmediğimiz geçmişte ve gelecekteki milyarlar var. Yer de bizim yerimizden ibaret değildir. Bütün bir âlem söz konusudur. Zaman da, bizim içinde sadece bir nokta kadar kalabileceğimiz geniş bir zamandır. Milyarlarca insanın ve on binlerce yılın içinde birkaç insan ve birkaç nokta, tepeden bakıldığında ne kadar görülebilir? Bizim bakışımızla, Allah Teâlâ’nın bakışı arasında önemli bir fark olacağını,bu farkın da verilecek karara etki edeceğini bilmemiz gerekir. Bir ayrı nokta da şudur: Küfrü ve batılı yaratan Allah’tır. Batıl kendiliğinden ürememiştir. Allah Teâlâ kâinatı yaratırken, her taşın yerini belirlemiş, bir damla suyun bile ne zaman ve nerede yaratılacağını tayin etmiştir. Hakkın karşısına dikilecek batılı ve onun başı olan şeytanı, bilerek ve bir maksada binaen O yarattı. O’nun yaratması kesinlikle bir hikmete dayalıdır. Boş ve gereksiz bir şey O’nun mülkünde olamaz. Kul, Rabbinin işindeki hikmeti bilemeyebilir. Bu gayet tabiidir. Kul neyi ne kadar biliyor ki, o derin hikmetleri bilsin? Bilemediği için de karşı durmaz, tereddütler içinde kalmaz. Kalbi rahattır. Çünkü Allah’ın mülkünde yersiz ve gereksiz şey yoktur. Yılan bile gereklidir. Kış gereklidir. En az yaz kadar gereklidir. Üşüsek de, üşümesek de bu böyledir. Başka bir noktadan bakıldığında ise şu gerçeği görürüz: Doğruya neden doğru denmektedir? Doğru, karşısında yanlış bulunduğu için doğrudur. Ak, karanın karşısında bulunduğu için aktır. Zıtlar birbirlerinin adeta varlık nedenleridirler. Hakkı hak olarak teşhir eden de bu anlamda batıldır. Batılın olmadığı bir dünyada hak neden var olacak? İyilik, kötülüğün alternatifi olarak bulunduğu için değerlidir. Saf iyilik ve saf güzellik cennette olacaktır. Batılın bulunmadığı ortam cennet ortamıdır. Batılsız ve hakka saldıran düşmanın bulunmadığı bir âlem olamaz. Allah Teâlâ kullarını imtihan için bu âleme gönderdi. Tabii olarak onların içine nefis koyacak, nefislerine meyledip etmediklerini görecektir. Şeytanı yaratıp güçlendirecek, kullarının ona aldanıp aldanmadıklarını görecektir. Kâfirleri mü’minlerin karşısına çıkaracak, mü’minlerin üzerlerine düşen savunma görevini yapıp yapmadıklarını, cihad edip etmediklerini görecektir. ‘Batıla ne gerek var?’ demek, beni namaza neden kaldırıyorsunuz demek kadar lüzumsuz ve yersiz bir sorudur. Bu büyük mülkte, bu büyük imtihanda bunlar en tabii gereklerdendir. Zor dönemin mü’min şairi Necip Fazıl Kısakürek, şiirinde bu hassas anlamı çok güzel ifade etti. Allah onu ve bizi mağfiret buyursun: Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın Gündüz geceye muhtaç bana da sen lazımsın.

Allah neden kâfirleri helak etmiyor? Onlar sürekli Allah’ın dinini ve insanlığı
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Nasıl namazın bir fiziki görüntüsü bir de huşû’ olarak adlandırılan ve asıl namaz olan yönü varsa, Kur’an okumanın da dille kelimelerin telaffuz edilmesi ve Allah Teâlâ ile konuşma düzeyinde heyecan taşıma yönü vardır. Bir hoca efendinin önünde birkaç saatte ‘okuma’ bölümü çözülebilir niteliktedir. Nitekim mü’minlerin büyük bölümü ‘Kur’an okuru’ olma vasfını kolaylıkla kazanmıştır. ‘Kur’an okuru’ olmanın beraberinde, ‘Yürüyen Kur’an’ olma vasfı getirmediğini yoğun örnekler üzerinde görebiliriz. Bülbül gibi Kur’an okuyup, karga gibi İslam yaşama zilleti bir bulut gibi üzerimizde dolaşmaktadır. Mü’minin, bülbül gibi Kur’an okuyup, sahabi gibi Kur’an tatbik eden insan olmayı istemesi gerçekten büyük bir arzudur. Bu arzuda samimiyet varsa, biiznillah eninde sonunda ona ulaşılır. Ashabı kiramın tamamı iyi Arapça bilen kimseler değildi. Evet, Arapçası güçlü olanlar vardı ama Arap olmadığı halde onlarla beraber yürüyen Kur’an haline gelmiş olanlara ne diyeceğiz. Elbette Arapça bilmenin etkisi vardır. Bunu kabul ederiz. Lakin hayretimizi gizleyemeyeceğimiz bir gerçek incelenmeye değer görülmelidir: İyi Arapça bilen, Arapça ders verebilen, konuşabilenler, yürüyen Kur’an mıdırlar? Kur’an’a güzel ses yakışır elbette. Okuyanların sesinin güzel olması imrenilir bir nimettir. Ama Kur’an sese ve motife muhtaç değildir. Okuma ve amel kitabı olan Allah’ın kitabı Kur’an’ın üzerimizdeki hakkını verebilmemiz için şu hususlara önem vermemiz gerekmektedir. 1. İsteğimizde gerçekçi olup olmadığımızı kontrol etmeliyiz. Kur’an’dan ne istiyoruz? Ebeveyn, bir hocanın önüne çocuklarını oturttuklarında, ne istediklerini bilmelidirler. Kur’an’ı iyi okumak, Yasin ve Tebareke ezberlemek, namaz surelerine vakıf olmak olarak özetlenebilecek bir beklenti, bir iki ay içinde elde edilmektedir. Bu isteği elde edemeyenler pek azdırlar. Aslı itibarıyla mübarek olan bu isteğe yapılabilecek bir itiraz yoktur. Ama şunu tahkik etmeliyiz: Bu istenmesi gerekenin bir bölümüdür. Kolay ve zahmeti az olandır.Çocukların Kur’an öğrenmeleri başta olmak üzere, Kur’an’ı öğrenmeyi, okumasını, anlamasını ve amel etmeyi ihtiva edecek şekilde geniş tutmak gerekir. Önce mücerret okuma, ardından amel edilecek kuralları öğrenme, ardından da öğrenilen ayetler ve geneli üzerinde tefekkür etme süreci izlenmelidir. 2. ‘Ashabı kiramda olup da bizde olmayan nedir?’ sorusunun yegâne cevabı, imanın sindirilmesidir. Onlar, kahvaltılıklarına peynir alır gibi, vahiy meclisinden Kur’an aldılar. Kimi beş ayet öğrendi, evine gidip onları hazmettiğine kanaat getirince, gitti beş ayet daha öğrendi. O öğrendiklerini tatbik etmeye çalıştı. Anlamadığını sordu; utanıp sıkılmadı. Yanlışı uyarılınca küsmedi; istiğfar etti. 3. Bu öğrenme, beraberinde amel ve tefekkür getirdi. Böyle öğrenenler, ‘Haydi cihada!’ sesine kulak verdiler. Allah’ın ayetleri kendilerine okunduğunda onu evirip, çevirmediler. ‘Ama!’ demediler. 4. Bir bu tarzı, bir de genç yaşta, neredeyse tek bir ayetinin ne dediğini anlamadan Kur’an’ı öğreneni düşünelim. Fark anlaşılacaktır. Muhakkak bizim, yaşadığımız şartlardan kaynaklanan özel sorunlarımız vardır. Sorunlarımızla hedefimizin arasında dengeli bir Kur’an eğitimi geliştirmek zorundayız. 5. Çevre çok önemlidir. Kur’an’ı, en iyi ifadeyle Kur’an’ın inceliklerine karşı soğuk bir ortamda öğrenmekle, Kur’an’la tutuşmuş bir cemaatin ortasında öğrenmek arasında büyük farklar vardır. Çevre mahrumiyetinden kaynaklanan eksikliğin telafisi üzerinde düşünmemiz gerekmektedir. Oturumlarımızın Kur’an gündemli hale getirilmesi, kendi aramızda, Kur’an birikimi olanların üstün tutulacağı bir siyasetin tatbik edilmesi gibi tercihler uygulanmalıdır. Evliliklerde, eş adaylarının ekonomik ve sosyal kimlikleri kadar, Kur’an’la ilişkilerinin de soruşturulması, sahabe düzeyinde bir uygulamadır. 6. Allah’tan cennete koymasını, bize salih evlat vermesini dilediğimiz gibi, Kur’an ehli olmayı bize kolaylaştırmasını da dilemeliyiz. Kur’an’ın üzerimizdeki hakkını verebilmemiz olsa olsa Allah Teâlâ’nın kuluna yardım etmesiyle olur. Çocuğa Kur’an öğretmekten, Kur’an’ı amele dönüştürmeye kadar yapılması gerekenler, hiçbir asırda kolay olmayan işlerdir. Zor olana karşı yardım almak gerekir. Yardımın en güçlü kaynağı Allah Teâlâ’dır. 7. Adı Kur’an’la eşleşmiş hale gelen şahsiyetlerin toplumda gördüğü itibar ve onların yaşam tarzları, toplumun genişleyen dairesinde dalga dalga yayılan bir etik göstermektedir. Kur’an üzerinden ticaret yapan veya Kur’an’la ilgisi herkesçe bilinen bir insanın ahlâki ve ameli zafiyetleri bedel olarak Kur’an’a kesilmektedir. Bunu biz, örnek şahsiyetlerin etkisi olarak da düşünebiliriz. 8. Öğrendiklerimizi tatbikimizi muhasebe etmeliyiz. Dün öğrendiğimiz ayetler bugün gündemimizin neresindedir diye muhasebe etmeden, Kur’an yolunda mesafe almak zorlaşır.

Kur’an okumaktan zevk almak, anlamını bilmeden dahi olsa, en azından ağlar gibi
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Margarin türü yağlar, soframızdaki sıkıntılardan biridir. Müslümanların sahibi olduğu firmalar bu yağları üretmeye başlayana kadar, domuz karışımı endişesinden dolayı yenmeyeceği söyleniyordu. Şuurlu Müslüman olmanın gereklerinden biri olarak margarinden uzak durmak gerekiyordu. Daha sonra sahibi Müslüman olan bir firma margarin üretti; kısa zamanda Müslümanların mutfakları bu yağla tanıştı. Benzer bir gelişme de televizyon konusunda olmuştu. Yıllarca televizyonun, ahlâkı yozlaştırdığı söylenerek evlere sokulmuyordu. Müslümanlar adına bir televizyon kanalı kurulduğu iddia edildi, yılını doldurmadan namazlı evlerde de televizyon cihazı bulunur oldu. Meselenin bu boyutunu ele almayalım. Margarinle iki sorunumuz var. Bu sorunların biri, ham madde sorunudur. Eğer karışımında domuz ve eti yenmez hayvan veya besmelesiz kesilmiş hayvan yağı karışımı varsa, bizim için haram olma sorunu ortaya çıkar. İkinci sorun ise, margarin yağının insan sağlığı ile ilgili boyutudur. Tıbbın insana yasakladığı şeyler, dinin de yasak gördüğü şeylerdir. Aslında helal olan bir yiyecek türü bir nedenle, doktor tarafından yenmesi sakıncalı görülürse o yiyecek yenmesi caiz olmayanlar sınıfına girmektedir. Margarin üzerinde yıllardan beri ‘sakınca’ işaretleri vardır. Damar tıkanmalarına neden olduğu, çocuklara yedirilmemesi tavsiye edildiği bilinmektedir. Bazı hastalıkların çağımızda yaygınlaşmasının nedenleri arasında görülmektedir. Kalp ve damar hastalıklarından şikâyeti olan bir hastaya doktorların ilk cümlesi, katı yağlar üzerinden olmaktadır. Bunlar dikkate alındığında margarinin mutfaklardan uzak tutulması konusunda Müslümanların hassas davranmaları kadar tabii ne olabilir? Evet, margarinin haram olduğunu kati bir dille ifade edemeyiz. Ama dikkat etmek zorundayız. Keşke annelerimiz, bize yemek pişirenler bu şüpheli şeyleri mutfaklara sokmasalar! Keşke biz de adeta aç geziyor gibi margarinli yiyecek tutkunu olmasak!

Bizim evde hamur işlerini beğenmiyorum. Arkadaşların evinde yediklerimiz daha le
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Ortada sağlık açısından bir zorunluluk varsa ve bu başka bir yöntemle sağlanamıyorsa böyle bir yorgan kullanmanızda sakınca olmaz.

Benim terleme problemim var. İpek yorgan dışındaki tüm yorgan ve battaniye çeşit
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

İsraf sakıncalıdır. Kör taklit sakıncalıdır. Avreti teşhir sakıncalıdır. Haramı kullanmak sakıncalıdır. Gereksizi kullamak sakıncalıdır. Fakir olduğu halde zengin gibi yaşamaya çalışmak sakıncalıdır. Kâfirlerin markalarını teşhir etmek sakıncalıdır. Şık ve temiz giyinmek sakıncalı değildir. Allah, verdiği nimeti kulunun üzerinde görmek ister. İyi ve güzel giyinmek, kibirlenmek ve başkalarını hor görmek içinse elbette Müslümanca olmayan bir iştir.

Lüks ve marka giyinmek sakıncalı mıdır?

Paylaş

XWhatsAppTelegramFacebook
Bu içerikte bir hata mı var? Bize bildirin.

Site deneyimini iyileştirmek için çerezler kullanıyoruz. Ayrıntılar için Çerez Politikası.