İslami Delil
Aramaya dön
Fetva

Fetva Meclisi

Soru

Osmanlı Devleti, İslam Devleti midir?

Cevap

Osmanlı Devleti, Müslüman liderlerin yönettiği, halkının büyük bölümünün Müslüman olduğu, yürütmede İslam’a itibar eden bir devlettir. Allah yolunda cihad etmiş, İslam’a hizmet etmekle iftihar etmiş, camilerin, medreselerin ihya edildiği bir devlettir. Yıkılışından bir asır geçtikten sonra, Osmanlı’nın iyiliği veya kötülüğü hakkında isteyen istediği kadar belge oluşturabilir. İnsaflı bir mü’min ise şuna dikkat eder: Bir kere, İslam’ın altı asır bu tarafa taşınması için Allah, Osman’ın çocuklarını seçmiştir. Bu bir şereftir. Osmanlı hiçbir zaman dinin yan tarafında durmadı, laik bir tavır sergilemedi. ‘İslam için varız, ilâyikelimetullah içiniz!’ dediler. İslam Devleti’nin ideal örneği ise Medine’de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin kurduğu ve raşit halifelerin sürdürdüğü devlettir.
Orijinal kaynak

Benzer fetvalar

FetvaDiyanet Fetva Kurulu

İki mübarek şehir Mekke ve Medine’nin içinde bulunduğu toprak parçasına adını veren Suudi Arabistan Devleti, adından da anlaşılacağı gibi Suud ailesinin hükümranlığında bir devlettir. Krallıkla yönetilmekte olan devletin, bütün diğer halkı Müslüman olan ülkelerden farklı tarafları vardır. Dışarıdan izlendiğinde başka, içeriden tahlil edildiğinde başka şeylerle karşılaşmak mümkündür. Suudi Arabistan hakkında şu tespitleri yapabiliriz: Suudi Arabistan, Suud ailesinin, Osmanlı Hilafetine baş kaldırması ile kurulmuş bir devlettir. Baş kaldırmadan, devletin kurulmasına kadar olan süreç, İngiliz kışkırtması ve desteği ile tamamlanmıştır. Dolayısıyla devlet, İngilizlerin kurdurduğu bir devlet olma özelliğine sahiptir. Yirminci asrın başlarından itibaren Amerika da Suudi Arabistan’da söz sahibi olmuş, özellikle ellili yıllardan sonra sözü daha güçlü olmuştur. Suudi Arabistan’ın, Mekke ve Medine’den ötürü özel bir konumu olduğu herkesçe bilinir. Bunun için de, Kur’an’la hükmeden bir devletin orada bulunması uygun görülmüştür. Gerçekten de Suudi Arabistan, en az Osmanlı kadar, İslam’la renklendirilmiş bir devlettir. Her şeyde İslam önceliği vardır. Kraliyet ve kraliyeti birinci dereceden ilgilendirebilecek konular dışarıda tutulursa, hemen hemen her yerde İslam’a göre olma niteliğini gözetlemek mümkündür. Eğitimden ticarete, camiden düğüne kadar her yerde, dinden kaynaklanan görüntü vardır. Ülkenin en önemli gelir kaynağı olan petrolün nasıl işletilip, servetin ne yapıldığı hakkında kimsenin soru sorması veya bir araştırma yapması mevzu bahis olamaz. Bu iki engele takılır: Biri, kraliyetin özel konuları engeli, diğeri de Amerikan menfaatleridir. Bu yüzdendir ki, büyük zenginlerle sefiller aynı şehirleri paylaşırlar orada. Suudi Arabistan, Mekke ve Medine’yi topraklarının doğal bir parçası olarak gördüğünden, bir milyardan fazla Müslüman’ın hac ibadetini eda etmesi için gerekli olan yatırımları, istediği gibi, istediği zamanda yapar. İslam Konferansı Örgütü üzerinden göstermelik bir iki danışmanın dışında, bu iki merkeze asla müdahale ettirmesi söz konusu olmamıştır. Eğer biz niyetlere bakmayacak ve kimsenin neyi neden yaptığını karıştırmayacaksak, Suudi Arabistan bir İslam devleti görüntüsündedir. Vahhabilik ve selefilik gibi iddialar, dikkate almaya değmeyecek kadar yüzeysel değerlendirmelerdir.

Suudi Arabistan bir İslam devleti midir?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Devlet, dinimizin bir parçası değildir. Dinimizin yaşanması için gereken araçlardan biridir. Adının ve ayrıntılarının ne olduğundan çok devlet, İslam'ın varlığını himaye eden, Allah'ın Şeriat'ını yerleştirip yaşatmaya vesile olan sistemin adıdır. Elbette İslam'ın uzun tarihi boyunca devlet kavramının içini dolduracak yoğun başlıklar bulunmaktadır. Bunlardan ziyade bizim için Kur'an'ımızın nihai söz olduğu, şahısların veya kurumların Allah'ın kullara bırakmadığı alanlarda konuşmadığı yapının adı İslam devletidir.

Dinimizdeki devlet anlayışı nasıldır?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Dinimiz İslam, yalın bir felsefe değildir. Tatbik edilmek ve hayata hükmetmek için gönderilmiştir. Dinimizin sahibi Allah’tır. Son söz Allah’ın olsun, tâğutlaşan güçler insanlara hükmetmesin diye gönderilmiştir. Bu maksadın gerçekleşmesi için üç şey gerekmektedir. Bir: Buna iman eden insan kitlesi. İki: Uygulanacak sistem. Üç: Uygulamanın yapılacağı toprak parçası. Bu üç ögenin birleşimine devlet adı verilmektedir. İslam, üç öğeyi de müstakil bir şekilde birleştirmiştir. Mü’minler, Kur’an ve Medine, bu ögelerin birleştiği zeminin adıdır. Bu nedenle de Medine’ye intikalden hemen sonra devlet yapısına geçilmiş ve devlet uygulaması yapılmıştır. Üç ana ögenin biri olan Kur’an, tartışmasız olduğuna göre, Kur’an’ın eksen alınmadığı bir sistemin İslam olarak anılması da mümkün olmaz. Yamalama yöntemiyle de nihai sonuca ulaşılamayacağına göre, sistemi kendinden olan bir yapının ‘İslam Devleti’ olarak anılması tabii görülmelidir. Yalnız, Müslüman’ın Müslümanlığını yaşaması ile devletin Müslüman olması bütün noktalarda kesişen iki çizgi değildir. Bir bütün olarak İslam’ın kendi adına inşa edilen zeminde bulunması tabii olandır.Ancak, cennete girebilmenin ana şartı olan ‘Kelime-i Tevhid’in söylenip benimsenmesi, beşeri takat ölçüsünde tatbik edilmesi, bireysel bir sorumluluktur. Aynı inancın sistemleştirilip bayraklaştırılması ise, toplum sorumluluğudur. Daha açık bir ifadeyle, mü’min bir insan, İslam’ın Devlet’i olmayan bir zeminde de cennete girebilecek kadar iman tatbiki yapabilir. Cennetlik olmanın, İslam’ın devlet olmadığı bir yerde gözle görülür bir engeli bulunmadığını söyleyebiliriz. Meseleye, hak ve batılın ezelden gelen mücadelesi açısından baktığımızda ise şöyle bir sonuçla karşılaşıyoruz: Sistemleşmemiş hakkın, sistemleşmiş batıl önünde ayakta kalma oranı ne kadardır; bireyin, beyninde inandığı şeylerin yaşadığı toplumda değersiz veya korumasız olması durumunda, tek bir beyin o inanılan şeyleri ne kadar muhafaza edip uygulayabilir? İslam, ‘Canınızı kurtarın gelin!’ mantığına dayalı bir davet yapmamıştır. Onun daveti, Allah’ın sözünü yüceltin, batıla üstün gelin esasına dayalıdır. İslam’ın tek bir çatı altında devlet olmadığı ortamlarda, cihad gibi ayakta durmayı sağlayacak en dinamik unsurları uygulama imkânı bulmak da mümkün değildir. Bireysel İslam, bulduğun kadarıyla yaşa, denebilecek bir İslam olur. Hâlbuki İslam, iman etmiş bireylerden oluşmuş imanlı bir toplum ve o toplumun ayakta tuttuğu bir İslam istemektedir. Bugün, Medine’de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin kurduğu devletin devamı denebilecek bir devlet yoktur. Müslümanlardan bile, "İslam’ın Devleti"nden söz edilmesinden incinenler ne yazık ki vardır. Bugün devletini kaybeden bir dinin bir asır sonra nelerini kaybedebileceğini düşünmek dahi ürkütücüdür. Müslüman belki, dinini devletleştiremediğinden ötürü muhasebe edilmez kıyamet gününde. Fakat sancağı düşürülmüş bir İslam için gayret edip etmediğinden, üzerine düşeni ne kadar yerine getirdiğinden muhakkak sorulur. Bilhassa, mürekkep yalamış, Kur’an ve sünnet ilmine vâkıf olmuş, bir yolla ümmetin önünde duranlar, ne yaptıklarının hesabını muhakkak vereceklerdir. İlim sadece, Müslümanlara namaz kılmayı, haccetmeyi öğretmekten ibaret değildir. İslam, kesinlikle bir bütündür. Parçalarından seçilip birleştirilmiş bir İslam, ashaptan devraldığımız İslam değildir. Onlar bize Medine’deki İslam’ı devretmişlerdi. Allah onlardan razı olsun. Medine’deki İslam’da da sadece Allah ve Rasulü hükmediyordu.

‘İslam Devleti’, bugünkü dünya devlet anlayışına göre nasıl bir devlettir? Demok
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Osmanlı Devleti, bir İslam devletidir. Bunda bir ihtilafa mecal yoktur. Ancak Osmanlı Devleti, Şeriat'ın örneği değildir. Şimdiki halimizle kıyas edildiğinde büyük bir güzellik potansiyelinden söz edilecek olsa da Raşid Halifeler Dönemi ile kıyas edilmesinin bile mümkün olmadığı açıktır. Bu nedenle Osmanlı Devleti esas alınarak bir hüküm verilemez. Esas alınacak olan kaynaklar arasında o dönem yoktur. Bir başka husus ise, Osmanlı sarayındaki kıyafetin ne olduğuna dair net bir bilgimiz de yoktur. Çizme resimlerle ve tarihçilerin tasvirlerine dayanarak karar vermemiz doğru olmayabilir. Ancak, Müslümanların avamı için geçerli olan hüküm onlar için de geçerlidir. Buna göre karar verebiliriz. Allah'a emanet olun.

Tarih kitaplarında ve çoğu kaynakta padişah, anneler, kızları ve eşlerinin resim
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Şükrü eda edilmeyen bütün nimetler alınır. Hilafetin bir ırkın elinde olması, Allah’ın o insanlara lütfettiği en büyük nimetlerden biridir. Kıymetinin bilinmesi, hakkının verilmesi gerekir. Osmanlı’nın bugünkü düzenlerle kıyaslanamayacak kadar güzel yönleri ve uygulamaları olmakla beraber, tenkit edilecek tarafları da vardı. Osman Gazi’ye nispet edilen, Mushafın asılı bulunduğu odada uyumama titizliği, Viyana seferinden sonra görülmedi. Titizlik gitti, Allah’ın yardımı da gitti. Bu sözler genel ifadelerdir şüphesiz. Sanayi devriminin gerisinde kalmak, iç kargaşa, yabancı güçlerin karıştırmaları ve benzeri bir sürü sebep ileri sürebiliriz. Sıralanması halinde onlar çoğalır. Her bir sebep için de bir mazeret üretilebilir. Sonuç değişmeyecektir. Allah Selçuklulara vermişti, hakkını veremediler, geri aldı. Osmanlılara verdi, kıymetini bilip değerlendiremediler, aldı.

Osmanlı neden yıkıldı, Hilafet neden Türklerin elinden kaldırıldı?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Değerli kardeşim. Ben Afganistan’ı ne önceden ne de son gelişmeden sonra görmedim. Dünya basınının ve onlardan derleyen bizim basınımızın bilgileri ile orayı tanıyorum. Bir de özel olarak ilişkim bulunan oralı kardeşlerimden bilgi ediniyorum. Bu durumda da oradaki İSLAM DEVLETİ gelişmesini değerlendirme hakkım olmaz, isabetli bir kanaat kullanamam zannediyorum. Genel olarak ve şahsi görüşümü sizin için şöyle özetleyebilirim: İSLAM DEVLETİ emelimiz, o emele doğru hicret heyecanımız için Afganistan maalesef çok uzaklarda bir ihtimal gibi durmaktadır. Etnik sorunların bir numara sorun olarak canlı kaldığı bir yerde başka bir sebebe gerek kalmadan bu emel ölebilir. İnşaallah çok geçmez mü'minler olarak içimize bir serinlik rüzgârı estiren diyar olur Afganistan. Ama bu haliyle herkes yerinde otursun, evini İslamlaştırsın.

Hocam, Afganistan’da İslam devleti kuruldu deniyor. Sizce orada İslam devleti ku

dini sorular konusundaki diğer fetvalar

FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Kur’an olduğu gibi şifadır. Kur’an’ın şifa olduğunda hiçbir şüphemiz yoktur. Peki, neye şifadır? Hangi hastalıklar onunla iyileşir? Kur’an ruhi hastalıkların, fiziki boyutu bulunmayan hastalıkların şifasıdır, bir. Mü’minin moral kaynağıdır, manevi desteğidir, iki. İyi bir dua kaynağıdır, onu okuyan kendine dua etmiş olur, üç. Cin ve şeytan kaynaklı sıkıntılara karşı koruyucudur, dört. Bu dört konunun dışında, Kur’an’ın ecza dolabında bekletilecek suresi, ayeti yoktur. O mübarek kitabı, basit şeyler için kullanıp, menfaatlerine alet edenler çok ağır bir hata işlemektedirler. Kur’an ruhların iksiridir. O iksiri, dünyalık için alet etmek bir vebaldir. Hastalar, ölüler için bulunmaz kitap olarak gösterilen Kur’an, faizi en büyük haramlardan gösteriyor, dikkat eden yok. Ticarette, siyasette yok sayılan Kur’an, dispanser kitabı gibi görülmek isteniyor. Kur’an’ımızı böyle şeylerden tenzih ederiz. Kur’an’ın tamamı şifa maksadı ile okunabilir. Özellikle isim verilecekse, Fatiha, İhlâs, Felak-Nas sureleri ve Ayetelkürsi okunabilir. Halis bir niyetle biiznillah şifa kaynağıdırlar.

Hastalara Kur’an okuduklarını gördüm. Hangi sure hangi hastalık için okunur? Bun
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Evliliğinizin caiz olmasına engel olmaz. Ebeveyniniz istemese de evlenebilirsiniz. O evlilikten hayır görür müsünüz, onu bilemeyiz. En doğru olanı, onları da ikna edin, istediğinizle de evlenin. Nihayetinde onlar sizin ebeveyninizdir. Siz onlardan bir parçasınız. Sizi üzmekten hoşlanmayacakları muhakkaktır. Ama onların itirazı doğru bir gerekçeye dayanıyorsa siz doğruya teslim olun. Bin eş bulabilirsiniz de bir anne daha bulamazsınız.

Evlenmek istediğim kişiyi anne babam istemiyor. Onlara rağmen evlenebilir miyim?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Hayır. Sünnet namazların yeri ile farz namazların yeri aynı değildir. Farz namaz, sadece sevap elde etmek için eda edilen bir ibadet değildir. Farz namazda ana maksat, Allah’ın kesin bir emrini yerine getirmektir. Bu emir yerine getirilirken de sevap elde edilmiş olmaktadır. Sünnet namazlarda ise durum böyle değildir. Sünnet namazlar daha çok sevap kazanmak için kılınmaktadır. Terk edildiğinde sevaptan mahrumiyet söz konusudur. Genel olarak sünnet namazların kılınmasını şu çerçevede değerlendirmemiz uygundur: a- Fıkıhtaki adıyla nafile namazlar (halk dilinde sünnet namazlar ifadesi de aynı anlamındadır) her şeyden önce, Allah adına tavsiyelerde bulunan Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin tavsiye ettiği ibadetlerdendir. Yani nafileler ibadettir. İbadet bizim yaratılış maksadımızdır. Emredilmemiş, tavsiye ve teşvik noktasında tutulmuş olması, Allah’ın kullarına rahmetinden dolayıdır. ‘Emir’ dairesinde olmamaları, değersiz görülmelerine neden değildir. Rabbimiz lütfedip, onları da kılacaksınız dememiştir. Deseydi, namaz yükümüz kat kat olacaktı. Belki de o yükün altında ezilecektik. b- Nafile namazlar, farz namazların öncesinde ve sonrasında kılındığında farzlar için ‘namaza giriş/çıkış’ görüntüsünde oldukları için adeta bir hazırlık ve farzı daha uygun bir ortamda eda etmeye yardımcıdırlar. Bu anlamda, nafileleriyle namaz kılanla, nafilelerden tecrit edilmiş olarak namaz kılan arasında belki gözle görülemeyecek çapta, ama bir fark muhakkak vardır. Ve bu fark namaz kılanın aleyhine bir farktır. c- Farzların önünde ve ardındaki nafilelerin dışında kalan nafilelerde ise durum daha farklıdır. Sadece farz namaz zaviyesinden yirmi dört saati incelerken günü beşe bölebiliriz. Nafile uygulamasıyla beraber bu bölme daha yüksek rakamlarla olur. Namaz gibi huşu gerektiren bir ibadet ciddiyetiyle günün taksim edilmesi ve edilmemesi arasında önemli farklar vardır. Bu fark kulun, günü değerlendirmesine muhakkak yansıyacaktır. d- Nafile namazların ‘Sünnet’ sınıfında anılmaları, ilk anda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi çağrıştırmaktadır. Bir namazın, Sünnet adıyla anılması, ihmal edilmesinde sakıncasızlığı çağrıştırıyorsa bu nübüvvet makamına karşı algılama hatasına neden olur. Aslında hiçbir Müslüman bu hatayı kabullenmez. Bu nedenle, kılınmasında ihmalkârlık yapılsa bile, bazı namazların Sünnet adıyla anılmasını, hafife alma nedeni olarak görmek yanlıştır. e- Mümkün olduğu kadar nafile namaz kılmayı hedef olarak benimsemek en doğru olanıdır. Hedef fazlaca kılmak olmalıdır. Ancak nafile namaz kılma hedefi, bir farzın ihmaline, ertelenmesine neden olmamalıdır. Çünkü farzlar, nafilelerden öncedir ve önemlidir. f- Nafile namazlar, Şeriat’ın temel ilkeleri dışına taşamaz. Nafile, kulların da belirleyebileceği kurallar anlamında değildir. Dolayısıyla bid’at olan hiçbir ibadet görüntülü eylemin değeri yoktur. Bunu da bilmek gerekir. Bilhassa, belirli gecelerde ihdas edilen namaz türlerinin ne kadar Sünnet asıllı olduğu titizlikle araştırılmalıdır. Din ilave kabul etmez. En az eksiltme kabul etmediği kadar, ilave de kabul etmez.

Sünnet namazları terk eden, farzları da boşuna kılıyor denebilir mi?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

İslam çalışma ve üretme dinidir. Tembelin ve boş oturanın yeri yoktur. İnsanların geliştirdiği emeklilik sisteminin bir örf halini almış olması dinen sakıncalı görülmez. Emekli olmak dinen yasaktır denemez. Şartlarını tahakkuk ettiren emekli olabilir. Müslüman emekli olmayı değil, daha çok kazanmayı ve dinine hizmet etmek için daha çok vakit bulmayı düşünmelidir. Emekli olmak böyle bir maksada hizmet ederse ne güzel! Emekli olduktan sonra, önceki döneme göre ibadetlerini artırmayan, zikir ve tebliğe vakit ayırmayan hüsrandadır.

İslam hukuk sisteminde emeklilik var mıdır?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

1- Uyku, Rabbimizin bize lütfettiği en büyük nimetlerinden biridir. Hatta yeme içme nimetlerinden daha önemli olduğu söylenebilecek durumlar bile vardır. Bütün nimetler gibi uyku da nimet olduğu için, imtihan konusudur. Nasıl ekmeğe karşı nimet olduğu için titiz davranıyoruz, aynı titizliği uykuya da göstermemiz gerekir. Ekmeği nankörlüğümüzden ötürü, azap sebebi yapmamaya çalıştığımız gibi uykuyu da özenle kullandığımız bir nimet haline getirmeliyiz. Vaktinde ve düzenli uyku uyumak gerekir. Normal şartlarda yedi saat uyku idealdir. Aynı saatte başlayıp aynı saatte bitirilen yedi saatlik uyku dinlendirir, enerji verir. Farklı zamanlarda, istikrarsız bir uyku baş ağrısı nedenidir. Havalandırılmış odalarda uyunmalıdır. Uykudan en az üç saat önce yemekle ilişki tamamen kesilmelidir. Akşam yemekleri asla ağır yemekler olmamalıdır. Ramazan ayında iftar da buna dâhildir. 2- Bu ölçülerle sürdürülen uyku namaza engel olmaz. Allah’ın izniyle iki aylık bir istikrarla insan saat kurmadan bile namaza kalkabilir. Genelde gecenin ileri saatlerine kadar beklendiği ve akşamları ağır yiyecekler yendiği için uyunan uyku, uyku işlevi görmemekte ve sabah namazına kalkmak, kalkınca şuurunu toplamak zor olmaktadır. Kısacası, namaza kalkmayı becermek elimizdedir. 3- Namaz kaçırmak insanın başına gelebilecek bir kaza türüdür. On yılda bir meydana gelebilir. Süreklileşmesi çok kötü bir durum. İstiğfar etmek gerekir. Kalktığınızda kerahet vakti geçmişse hemen kaza etmeniz yine de güzel. Lakin sürekli olması tehlikelidir.

Uykuya karşı zafiyetim var. Namaza kalkmakta zorlanıyorum. Sabah namazlarını kal
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

İsraf sakıncalıdır. Kör taklit sakıncalıdır. Avreti teşhir sakıncalıdır. Haramı kullanmak sakıncalıdır. Gereksizi kullamak sakıncalıdır. Fakir olduğu halde zengin gibi yaşamaya çalışmak sakıncalıdır. Kâfirlerin markalarını teşhir etmek sakıncalıdır. Şık ve temiz giyinmek sakıncalı değildir. Allah, verdiği nimeti kulunun üzerinde görmek ister. İyi ve güzel giyinmek, kibirlenmek ve başkalarını hor görmek içinse elbette Müslümanca olmayan bir iştir.

Lüks ve marka giyinmek sakıncalı mıdır?

Paylaş

XWhatsAppTelegramFacebook
Bu içerikte bir hata mı var? Bize bildirin.

Site deneyimini iyileştirmek için çerezler kullanıyoruz. Ayrıntılar için Çerez Politikası.