Fetva Meclisi
Soru
Uykuya karşı zafiyetim var. Namaza kalkmakta zorlanıyorum. Sabah namazlarını kalktığım ilk anda hemen kılıyorum. Ama bu genelleşti. Sabah namazına kalkabilmek için ne yapabilirim?
Cevap
Benzer fetvalar
Uyku, Allah’ın nimetlerinden büyük bir nimettir. Bütün nimetler gibi onun da en güzel şekilde değerlendirilmesi gerekir. Uykunun zamanı gecedir. Geceyi Allah Teâlâ uyumak için yaratmıştır. Tabii olan insanın gece uyumasıdır. Geceyi bu maksat dışında kullanmak için olağan dışı sebepler olmalıdır. Bu durumda eşinizin doktora görünmesi faydalı olur zannederiz. İnsanın bedenini ayakta tutacak ve ibadetlerini yapabilecek kadar uyuması farzdır. Bu da büyük oranda gece gerçekleşir. Diğer zamanlarda istirahat için bir miktar uyumak ise mübahtır. Uyku kesinlikle “derin” denecek düzeye gelecek şekilde ayarlanmalıdır. Ağaç üstünde karganın uyuduğu gibi uyumak insan için yeterli olmaz. Bu nedenle âlimlerimiz uyku için bir edep çizgisi belirlemişlerdir: Yatsı namazından hemen sonra erkence yatıp sabah namazına erkence kalkmak, Abdest alıp uyumak, Yüzüstü yatıp uyumamak, Belli zikirleri ve okumaları yapıp uyumak gibi edeplere dikkat edilmelidir. Uyku hemen hemen hayatımızın üçte birini işgal etmektedir. Uykuyu basite alamayız. Uyku fıtratımızda vardır. Akli melekemizin gelişmesi, bedenimizin sağlıklı olması gibi ince ayarlarımızla uykunun ciddi bağlantısı vardır. Uykudaki sarsıntının ilk etkileyeceği noktalardan biri namaz noktasıdır. Buna dikkat edilmelidir.
Allah Teâlâ yavrunuza afiyet size sabırlar versin. Meseleyi uzman doktorlarımızla da görüştük. Size şunu tavsiye edebiliriz: Çocuğunuza, o yaşta uyuması gereken miktar ve şartlar açısından uyku düzeni oluşturun. Yeteri kadar ve uygun bir şekilde uyuduğundan emin olun. Uzman doktorun kontrolünde, epilepsi nöbetinin tam olarak ne zaman ve neden oluştuğuna dair kanaat için gerekli incelemeleri yapın, bitirin. Düzenli uykuya rağmen, uzmanınız size bu çocuk namaz saatinde kalkmayacak diyebilirse çocuğunuzu o saatte kaldırmayabilirsiniz. Namazını kaza etmesinde de bu şartlarla sakınca olmaz. Ancak uyku düzeni sağlamadan direkt sabah namazını kazaya bıraktırmanız hata olur. Zira sabah namazı farklı mevsimlerde farklı saatlerde kılınıyor. Sorun sabah namazı ile sınırlı değildir. Kimi zaman okul saatine de tesadüf edecektir, okula da gitmesin mi diyeceksiniz?
Sabah namazına kalkamamak, bir anlamda din açısından iyi bir hayat yaşayamamak demektir. Elbette, yenen içilenlerden etkilenmek söz konusudur; muhakkak helal yemeliyiz. Yalnız sabah namazı için özellikle dikkat edilmesi gereken durum, uyku düzenidir. Erken yatmalısınız. Bir de bilhassa akşam yemeklerini, hazmı kolay şeylerden yemelisiniz. Yattığınız odanın havasının temiz olması, yatağınızın rahat olması da uyanmanızı etkiler. Yatmadan dua etmeyi de ihmal etmeyin.
Selamünaleyküm. Dinimizi insan olarak yaşıyoruz. Elbette hata edeceğiz, beceremediklerimiz olacak. Eğer, yapamadıklarımız veya hatalarımız bizi kahrediyorsa sıkıntı yok demektir. Namaz kazaya bırakmak da böyle bir şeydir. İlk fırsatta hemen kaza edersek ve istiğfar da edersek mesele yoktur.
Namaz vakitli olarak farz kılınmıştır. Namazı kendimize göre değil kendimizi namaza göre ayarlamaya çalışalım. Allah yardımcınız olsun. İşiniz zor. Zorlandığınız vardiyada saatinizi sabah namazına göre ayarlayıp istirahat edin. Kalkmaya çalışın. Kalkabilirseniz kılın. Kalkamazsanız kazasını kılarsınız. Fakat her hâlükârda sabah namazına kalkma mücadelenizin olması gerekir.
Takvimlerdeki İMSAK saati yatsı namazının vaktinin bitiş saatidir. Hadisi şeriflerde teşvik edilen nafile ibadetlerin bitiş saati de o saattir. İmsakten sonra ise sadece sabah namazının sünneti eda edilebilir. Ama siz günah bir iş yapmadınız. Efdal olanı yapmamış oldunuz. Nafilenizi imsak vaktine kadar kılın. Sonra da zikir yapın ve Kur'an okuyun. Sabah namazına camiye gidin. Mümkünse orada işrak vaktini bekleyin. En güzelini, en mübareğini yapmış olursunuz. Teheccüt namazını ise en güzeli uyuyup kalktıktan sonra kılmaktır. Yatsıdan sonra bekleyerek kılmak doğru değildir. Çünkü o ibadetin fazileti, uykuyu bölebilmekten kaynaklanmaktadır. Rabbim hepimizi kulluğuna muvaffak kılsın.
dini sorular konusundaki diğer fetvalar
Elbette şeytan bu tür vesveseleri beyne sokup, moral kırdıracaktır. Doğru son söz Allah’ındır. O ne yazdıysa o gerçekleşecek. Ama Allah, kuluna, kulun yapacağı şeyleri yazmıştır. Sonunda nereye gideceğini bildiği için Allah öyle yazmıştır. Kadere gerçekten iman eden, hiç oturamaz. Değil tembelleşmek aksine, normalden daha fazla çalışır. Allah kaderi yazdı fakat yazdığı şeyi bize göstermedi. Firavun bile son ana kadar beklendi. Son kararla ilgili kimsenin bilgisi olmadığına göre herkes en büyük hedefe doğru koşmak durumunda olacaktır. Kadere iman, rahatlığın sediri değil teşvikin kırbacıdır.
Akıl der ki; ‘Ne yaparsan onu bulursun. Elin eşeğine binen erken inermiş!’ Müslüman, öldükten sonrası için çalışır. Öldükten sonra ona gönderileceklere güvenen ipe un sermektedir. Herkes en güzel amelleri yapsın diye bu âleme gönderdi Rabbimiz bizi. Aklın emri, ‘Yap, git!’ şeklindedir. Ölen bir Müslüman’ın ardından yapılan sevap maksatlı işlerin ona ulaşması hakkında âlimlerin görüşlerini şöyle özetleyebiliriz: a- İman, tevhit gibi temeller dünyada iken ve herkesin kendisi için yapabileceği işlerdir. Ölen biri için toplanıp, iman gönderme yapılamaz. b- Şu işlerin, ölen bir Müslüman’a sevap kaynağı olacağında âlimlerin görüş birliği vardır: - Su kaynağı oluşturma, mescit inşa etme, vakıf kurma gibi sadaka türleri, ölmüş bir Müslüman için yapıldığında faydası vardır. Bu konuda hadisler açıktır. - Ölmüş bir Müslüman adına yapılan haccın ona yararı vardır. Bu konuda da hadis vardır. - Ölü adına oruç tutulması halinde ölü o orucun sevabından yararlanır. Bunları, ölünün varisleri veya başka bir Müslüman’ın yapması arasında fark yoktur. c- Ölen Müslüman’ın ardından Kur’an okunup, sevabının ona bağışlanması hakkında âlimler ihtilaf etmişlerdir. İmam Şafii’nin başını çektiği bir grup, böyle bir bağışın yapılamayacağını söylemiştir. Âlimlerin büyük bölümünün görüşü ise ücret karşılığı olmayan Kur’an tilavetinden hâsıl olacak sevabın ölmüş bir Müslüman’a bağışlanabileceği şeklindedir. Bu kural, para verilip okutulan Kur’an için geçerli değildir. Ücret karşılığı yapılan iş, ibadet olamayacağı için ondan bir sevap da oluşmayacağından, diriye veya ölüye bir faydasının olması mümkün değildir. Yaygın bir şekilde insanların bunu yapmış olmaları durumu değiştirmez. Bir grup insanın Kur’an üzerinden ticaret yapması olmazları olur hale getirmiyor. d- Mevlit, Kur'an gibi okutulması ibadet olan bir iş olarak görülmemelidir. İbadetler ancak Allah tarafından belirlenebilir. Mevlit, içinde mübarek ve mukaddes kelimelerin geçtiği bir şiir demetidir. Üç Müslüman bir araya geldiklerinde de mübarek kelimeler konuşurlar. Salâvatlar getirirler. Bu onların yaptığının da ibadet olmasını gerektirmez. Kur’an gibi algılanan hiçbir şey değerli olamaz. İbadet kitabı Kur’an’dır. Özet olarak diyebiliriz ki: Ölen Müslüman’a ibadetlerin ve sadakaların sevabı gider. İbadet ticaret için olmayan, sırf Allah Teâlâ için yapılan işe denir.
Kur’an olduğu gibi şifadır. Kur’an’ın şifa olduğunda hiçbir şüphemiz yoktur. Peki, neye şifadır? Hangi hastalıklar onunla iyileşir? Kur’an ruhi hastalıkların, fiziki boyutu bulunmayan hastalıkların şifasıdır, bir. Mü’minin moral kaynağıdır, manevi desteğidir, iki. İyi bir dua kaynağıdır, onu okuyan kendine dua etmiş olur, üç. Cin ve şeytan kaynaklı sıkıntılara karşı koruyucudur, dört. Bu dört konunun dışında, Kur’an’ın ecza dolabında bekletilecek suresi, ayeti yoktur. O mübarek kitabı, basit şeyler için kullanıp, menfaatlerine alet edenler çok ağır bir hata işlemektedirler. Kur’an ruhların iksiridir. O iksiri, dünyalık için alet etmek bir vebaldir. Hastalar, ölüler için bulunmaz kitap olarak gösterilen Kur’an, faizi en büyük haramlardan gösteriyor, dikkat eden yok. Ticarette, siyasette yok sayılan Kur’an, dispanser kitabı gibi görülmek isteniyor. Kur’an’ımızı böyle şeylerden tenzih ederiz. Kur’an’ın tamamı şifa maksadı ile okunabilir. Özellikle isim verilecekse, Fatiha, İhlâs, Felak-Nas sureleri ve Ayetelkürsi okunabilir. Halis bir niyetle biiznillah şifa kaynağıdırlar.
Bu ümmetin dış düşmanları kadar iç düşmanları da olacaktır. Yer yer iç düşmanlar daha yoğun da olabilecektir. Buna hazır olmamız gerekir. Sözünü ettiğiniz örnekler ne yazık ki, içimizden üremiş unsurlardır. Tartışarak, cevap yetiştirerek onları daha fazla bileylemiş olabiliriz. Hedefimiz öncelikli olarak kendi imanımızı ve safiyetimizi korumak olmalıdır. Onları düzeltmeye çalışırken kendimizi helak edersek daha kötü bir sonuca katlanırız maazallah. Tavsiyemiz kendimizi korumaktır. Onları ilim adamlarına havale etmekte yarar var.
Osmanlı Devleti, Müslüman liderlerin yönettiği, halkının büyük bölümünün Müslüman olduğu, yürütmede İslam’a itibar eden bir devlettir. Allah yolunda cihad etmiş, İslam’a hizmet etmekle iftihar etmiş, camilerin, medreselerin ihya edildiği bir devlettir. Yıkılışından bir asır geçtikten sonra, Osmanlı’nın iyiliği veya kötülüğü hakkında isteyen istediği kadar belge oluşturabilir. İnsaflı bir mü’min ise şuna dikkat eder: Bir kere, İslam’ın altı asır bu tarafa taşınması için Allah, Osman’ın çocuklarını seçmiştir. Bu bir şereftir. Osmanlı hiçbir zaman dinin yan tarafında durmadı, laik bir tavır sergilemedi. ‘İslam için varız, ilâyikelimetullah içiniz!’ dediler. İslam Devleti’nin ideal örneği ise Medine’de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin kurduğu ve raşit halifelerin sürdürdüğü devlettir.
Mü'min cambazlık etmez, hileli iş yapmaz, savaşacaksa savaşını da aleni yapar. Öyle bir hileyi fetva üzerinden yapamazsınız.