Fetva Meclisi
Soru
Eski âlimlerin ilimden aldığı lezzeti neden biz alamıyoruz? Onların hikâyelerini dinledikçe içim coşuyor ama öyle olamayacağımı da görür gibiyim, neden?
Cevap
Benzer fetvalar
Kur'an’ımız hidayet ve saadet kaynağımızdır. Ondan yoksunluğumuz veya uzaklığımız ise şekavet sebebimizdir. Bugünkü dünyamızda Kur'an’dan uzak kalmanın oluşturduğu iman zafiyeti, ümmet olma kabiliyetimizin kaybolması, ardı ardına gelmeye devam eden semavi ve beşerî musibetler, insanlar arasında hatta mü'minler arasında hızla yayılan şüpheler ve şehvetler ve netice olarak başta aile olmak üzere en temel değerlerimizi kaybetmemiz yanlış gidişatın işaretleri olarak anlaşılabilir. Ortada bir iman zafiyeti vardır. İbadetlerdeki tembellik, günahlardaki kabarmalar da bu nedene dayanmaktadır. Şeriatımıza ait ilimlerdeki geri kalmışlık da adeta tuz biber olmaktadır. Gelişen iletişim imkânları, insanlara pompalanan hümanist idrakler gözle görülür bir kibir, bencillik, kendini beğenmişlik salgını getirmiştir. İnsanlar ahirete imanı neredeyse lütfedip benimseyecek tavırlar gösterebilmektedirler. Buna ilave olarak dine davetle yükümlü kimselerin vazifelerini ibadet heyecanı ile değil de maaş takibi ile yapıyor olmaları ise ayrı bir bereketsizlik getirmektedir. Kötü arkadaş çevresi, derin gaflet, tapınılırcasına peşinden koşulan dünya nimetleri, mubahlarda aşırılık, israf, vakti en değersiz nesne gibi tüketme gibi sıkıntılar bir fikir sapmasını, düşünememeyi beraberinde getirmektedir. Bunun sonuçlarından biri olarak bid’atler ibadetlerin düzeyine çıkarılmış, ahireti hatırlatmaya yönelik uyarılar aşırılık olarak yorumlanmıştır. Siyasetten ve ticaretten tamamen uzaklaştırılmış bir Kur'an ile baş başa kalmış olduk. Kadın ve aile, gençlik hedef tahtasına konan ilk değerlerimiz oldu. İçerideki bu çürümeye dışarıdaki saldırılar katılınca birbirlerine destek olup Kur'an’ımızdan uzak kalacağımız ortama zemin hazırlandı. Bütün bunları gözümüzle görebileceğimiz kadar açık ve itirazsız izleyebildiğimize göre, dönüş için neler gerektiği de bilinmiş olmaktadır. Âlimlerimiz yeniden bir Kur'an’a dönüş hamlesi yapmalı ve hepimiz dünyanın faniliğine imanımızı tazeleyerek çalışıp salih ameller yapmak durumundayız. Allah yardımcımız olsun. Âmîn.
Diploma düşmanlığı şeklinde bir şey olamaz. Hak edilmemiş diploma, kullanılamayan diploma bir A4 kâğıdından başka nedir? İnsanların ilim için çalışmaları mı gerekir, ilmi belgeleyen diploma için mi? Elbette ilim de olsun diploma da olsun denir bu soruya cevap olarak. Ama bugün gelinen noktada diploma var ilim yoksa bunun tenkit edilmesi gerekir ki gerçek aransın ve bulunsun. Aksi takdirde seccadesi olan ama namaz kılmayan insanlar gibi diploması olan ama ilmin gereğini yerine getirmeyen insanlara dönmüş oluruz. Asıl gaye ilim olmayınca özellikle din konusunda belli sakıncalar yaşıyoruz. Bunlardan bazılarını öne çıkarabiliriz: a- Diploma öne çıkınca ilimle amel eridi. Sözle iş arasındaki açı büyüdü. b- Kişilerde ucub/kendini beğenme ve kibir oluştu. c- Hakkı gizleme, hakkı yönlendirme kılıfı bulundu. d- Dünya nimetleri üzerine çullanıldı. İnsanların birbirlerine hasedi doğallaştı. e- Tartışmalar, gruplaşmalar çoğaldı. f- Kişilere taassup arttı. g- Bilgisizlik çoğaldı, bilgisizliğe rağmen bilgiçlik dini konularda bile normalleşti.
Hayır, maddi tarafımızın bizi zorlaması insan olarak yaratılışımızda var olan bir sorundur. Biz bu yönümüze ezilmeden imanla yaşayıp ölmek yani manevi tarafımızı güçlü tutmak için çabalarız. İnsan kadar eski bir sorunu söz ediyoruz. Ya da insanın var olduğundan beri sınavı olan bir şeyi söz ediyoruz. Bu yaşadığımız çağ ise zaten var olan sınavımıza hız kattı. Bilhassa batı kültürü maddeyi her şey gören anlayışı ayağa kaldırdı ve dik tutuyor. İnsanlar da imanları oranında bu mücadelede kazanıyor veya kaybediyorlar. Çılgınca tüketen toplum görüntüsü bunun sonucudur. Enerjiyi, gıdayı hatta insanı, her şeyi tüketen, tükettikçe mutlu olan toplum ahireti unutan, hayatı sadece maddi değerler üzerinden ölçüp yaşayabilen yönümüzü temsil etmektedir. Bunun sonucu olarak insan asıl yaratılış gayesini ve insan olduğunu unuttu. İyi bir inceleme yapıldığında ardı ardına gelen savaşlar da bu anlayışın sonucudur. İnsan hastalığın, geçim sıkıntısının, yaşlanıp ölmeinin olmadığı bir hayat istemektedir. Bütün yatırımlarını da bu eksende yürütmektedir. Müslümanlar olarak biz bu kayma ve erimenin muafları değiliz. Bizde de belli bir erime ve çökme ne yazık ki oluyor. Belki kökten bir çözümden söz edilemez ama bireysel kurtuluş yani maddenin cazibesi altında erimeden Müslümanca yaşamanın gerçekleşmesi için şunlara dikkat edilebilir: Dünya gerçeğini, onu yaratanın anlattığı gibi anlamaya çalışmak, faniliğini kabul etmek, İnsanın aciz ve ölüme mahkum bir varlık olduğunu bilerek yaşamak, Hayatı iyi bir denge üzerinden yaşamak yani dünyadan da nasibini unutmadan ahiret için çalışmak, İnsan gerçeğini, insandan oluşan toplumun ilk nesillerden beri böyle olduğunu, dünya ve dünyalık cazibesine kapılmakta çok gevşek olduğunu bilmek, Peygamberler başta olmak üzere salihlerin hayatlarından dersler çıkarmayı becerebilmek yapmamız gereken ve aslında yapabileceğimiz işlerdendir. Yeter ki nefsimizi bu mantıkla eğitelim. Dünyadan istifade etmekle ona tapınmak arasındaki farkı anlaşım olalım. Ve asla dua etmeyi, Allah tealanın bizi bu sınavda yalnız bırakmamasını istemeyi de unutmayalım.
Malın ve mal kaynağının git gide daha güçlü bir puta dönüştüğü, kitlelerin imtihan kaybettiği bir nokta olduğu ne yazık ki gerçektir. Kıyamete doğru yaklaşıldıkça geneline DÜNYEVİLEŞME dediğimiz bu imtihanın mü'min nesli daha derinden kuşatacağı kolaylıkla anlaşılmaktadır. Allah Teâlâ’dan imanımızı muhafaza buyurmasını niyaz ederiz. Şüphesiz rızık/geçim meselesi iman ekseninde duran meselelerdendir. Biz, Allah’ı yaratıcımız bildiğimiz gibi rızkımızı veren olarak da biliriz. Sadece biz değil bütün canlıların rızkı ondandır. Ve biz ayağımızı toprağa basmadan önce o bizim rızkımızı yazmıştır. Ne yazdı ise o bizi bulmaktadır. İnsanın Allah’a imanı, dünya hayatına bakışı hayattaki her şeyini direkt etkiler. İman zayıfladıkça dünyaya tutunma artabilir. İman arttıkça da biiznillah ahirete umut güçlenir. Bu da azla bile yetinebilmek ve malı tapınılır olmaktan çıkarmak demektir. Biz kul olarak rızkı elde etmek için üzerimize düşeni yerine getirmekle yükümlüyüz. Cimrilikle müsriflik arasında dengeli bir yaşam tarzı oluşturmak gerekir. Ele geçenin bereketi kaybolmasın diye haramlardan uzak kalınmalıdır. Her haram insanın geçimine vurulmuş bir darbe gibidir. Maddi sebeplerin yanında manevi sebeplere de önem verilmelidir. Takvalı bir hayat, namazın hakkının verilmesi, Allah’a tevekkül, çokça istiğfar, sılayırahim, umutlu yaşama sanatını becerebilmek önemli ve etkili manevi sebeplerdendir. Allah yardımcımız olsun.
Güzel, Kur'an iman ettiğimiz kitaptır konusunda tartışma yoksa o zaman Kur'an’a bakalım. Kur'an’ımız bize “bilmediklerinizi bilenlere sorun” (Nahl, 43) buyuruyor. Ya her şeyi bildiğimizi iddia edeceğiz ya da Kur'an ve incelikleri konusunda bir ilim alt yapısı gerekmez, dergiye bakılır gibi bakılarak anlaşılır diyeceğiz. Öyle bir bilim var mı bu dünyada? Keşke her mü'min Kur'an’dan bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek kapasitede bilgi sahibi olsa! Ama bu mümkün olmadı olmaz da. İlim ağırdır ve uzmanlık ister. Bu iddianın söylenişi güzeldir ama gerçeklikte yeri yoktur. Elbette maksat gerçekten bilmek ve amel etmek ise. Oynamak ve oyalanmak isteyen için her yer dümdüz zaten, maazallah.
Allah Teâlâ hepimizi bir kabiliyet üzere yarattı. Hepimiz için de bir iş belirledi. İmanımız ve ibadetlerimiz hepimizde aynıdır ama farklı olarak yaşadığımız bu hayatta hepimizin aynı işi yapması gerekmiyor. Kimimiz ilimle meşgul olacak kimimiz de fiili cihadı gerçekleştirecek. Bir başkası da filan işi yapacak. Öbürü nesil yetiştirecek ama herkes bir işi yaparak bu hayatı doldurmadaki görevini icra edecek. Elbette âlim değerli bir iş yapıyor ama her şey âlimin elinden beklenmeyecektir. Âlimin de yapamadığı işler vardır, onları yapabilen de o boşluğu dolduracak. Kendimizi gereksiz ve işlevsiz görmemiz şeytan tuzağıdır. Mesela ekmek buğday unundan yapılır ve ekmeğin aslı odur. Yalnız su olmasa hamur olmaz, ateş olmasa ekmek pişmez. Bakıyoruz ki asıl buğday ama buğdayı ortaya çıkaran başka buğday kadar gerekliler de var. Kendinizi daha gerçekçi değerlendirin. Kabiliyetiniz olmayan alana göz dikerek tembelliğinize gerekçe bulmayın. Kabiliyetiniz başka bir iştedir, onu keşfetmeye bakın. Hiçbir şey yapamadığınızda gece teheccüde kalkıp kendiniz ve âlimler için dualar edemez misiniz mesela?
alim konusundaki diğer fetvalar
İyi bir niyet ve güzel bir ihlas için sıra numarası vermeye bile gerek yoktur. Bu ikisi yoksa ne medrese olur ne şeriat. Bu bilinmelidir. Bir başka olmazsa olmaz da üstadına vefa ile ona tapınma arasında itidalli bir çizgi çizebilmesidir. Gerisi biiznillah kolaydır. Yine de bir medreseli: Asıl hedefin dinin kendisini öğrenmek ve ardından da yaşamak olduğunu unutmamalıdır. Alet ilimleri adı üstünde alet ilimleridir. Asıl ilimlere geçmeli ve oradan da o ilimleri yaşamaya başlamalıdır. Yaşadığımız zamanda kimsenin yıllarını alet ilimlerine veremeyeceği kadar büyük bir aciliyet içinde yaşanıyor. Bilgisayarlı bir dünyada yaşadığımız unutulmamalıdır. Kabiliyetlerin ve fırsatlarınla uyumlu bir medresede bulun. Sakın bulunabileceğin en rahat ve güvenli yer olduğu için bir medresede yıllarını tüketme, sana da oraya da yazık edersin. İlim bir kabiliyet meselesidir. Sende olmayanı alamayacağını bilerek ömür tüketme. Kendi enerjini, ümmetinin umudunu boşa harcama. Seni Allah’ın orası için yarattığı yeri bul. Arkadaşların ve seni oyalayanlar yarın senin kazancın veya zararın olacaklar, ona göre arkadaş seçeceksin. Seni ilgilendirmeyen şeyle vakit geçirme. Âlimlerin tartışmalarına kulak asma, sen senin dersinle otur kalk. Yaşına, parana ve fırsatlarına göre kitaplık kurmaya başla. Medrese senin hayatını yönlendirecekse sana bir kitaplık da kurdurur demektir. Vaktine çok dikkat et. Şeytan seninle hocalarının arasına her zaman girmeye çalışacaktır, buna izin vermeyeceksin. İbadetlerini aksatmayacaksın. İbadet senin suyun gıdan gibidir. Çok dua edeceksin ki Allah sana zihin açıklığı versin, sana yardım etsin.
Rüya tabiri ona ehil olanların yapacağı bir iştir. Ve bunu ehil olarak yapabilecek kaç insan kalmıştır bilinmez. Bu nedenle tabirine itimat edilecek birini bulmadıkça (ki varlığı tartışılabilir biridir artık) tabir güvenli değildir. Bu sözdeki maksat ise rüya tabirinin insanın moraline etkisine işaret etmektir.
Bu soruya “Mekke’nin özellikleri” değil de “HAREM-İ ŞERİF’İN ÖZELLİKLERİ” şeklinde bir başlık koymamız daha isabetli olur. Çünkü Mekke bir şehir olarak değil de Allah Teâlâ’nın orayı haram kılması ile yani HAREM-İ ŞERİF olması ile farklı olmuştur. Harem bölgesinin belli başlı fıkhî özellikleri olarak şunları sayabiliriz: Harem’e Müslüman olmayanların girmesi caiz değildir. Harem’e ihramsız girilmez. Orada kılınan bir namazın sevabı yüz bin kat olarak yazılır. Orada kerahet vakitlerinde de namaz kılınabilir. Bitkisi koparılamaz, avı avlanamaz. Orada savaşmak yasaktır. Orada işlenen cinayetin cezası daha ağır tutulmuştur. Buluntusu alınamaz. Âlimler arasında ayrıntılarda bazı farklılıklar söz konusu olsa da Harem bölgesi için temel fıkıh kuralları bunlardır.
Şeyhülislam, “İslam’ın Büyüğü” olarak tercüme edebileceğimiz bir deyimdir. Genel olarak dine hizmeti, yetiştirdiği talebeleri, fedakârlıkları, bıraktığı izi itibariyle takdir toplayan âlimler için kullanılmıştır. Kutsal denebilecek bir boyutu yoktur; kullanılması ne farzdır ne yasaktır. Şeyh, Mevlana, Hazret, Hüccetülislam vs. gibi ifadelere benzer bir deyimdir. Tarihimizin farklı dönemlerinde farklı ekollerden âlimler için kullanıldığı görülmüştür. Hanefi mezhebi içinde de bu unvanla anılan fakihler bulunmaktadır. Tarih içinde otuz kadar âlimde bu vasıf yoğun olarak kullanılmıştır. Hicri sekizinci asırdan sonra ise pek çok kimseye şeyhülislam dendiğini görürüz. Osmanlı döneminde ise bu kimlik daha çok siyasi bir otorite olarak daha sonra Diyanet İşleri Başkanlığı’na dönüştürülen makam için kullanılmakta idi. Asrımızda bu unvan daha çok Hanbeli mezhebi ulemasından İbni Teymiye için yoğun olarak kullanılmaktadır.
Bu konuda tarihi seyri net bir şekilde izah edecek bilgi yoktur. Ashab-ı Kiramdan itibaren ümmetin büyükleri olan âlimler, müçtehitler bu konuyu genelde “Allah bilir” ilkesi üzerinden ele almıştırlar. Bazı âlimler tahminlerde bulunmuşlarsa da genel görüş durumunda bir görüş yoktur. Allah Teâlâ’nın babamız Âdem aleyhisselama bir dil öğrettiği ve onu çok iyi bildiği ama bu dilin bugünkü dillere nasıl yayıldığı bilinememektedir. Böyle bir bilginin Müslüman’ın günlük hayatında direkt bir etkisi de olmayacağı için üzerinde durulmamıştır diyebiliriz.
“Efendi” sözcüğünün karşılığı Arap dilinde “Seyyid” sözcüğüdür. Bu sözcük insan için kullanılabilir. Peygamber aleyhisselam efendimiz başkaları için bu sözcüğü kullanmıştır. Saygı gösterme anlamında “Mehmet efendi, hoca efendi, narım efendi...” denmesinde hiç bir sakınca yoktur. Bir uluhiyet isnat etmek gibi maksatla söylendiğinde elbette imandan çıkarır. Hiç bir insan ilah olamaz. Bu uç anlamda kullananı da Müslümanlar arasında yoktur zannederim. Sadece tartışma ortamlarında söylenmiş, iddia edilmiş bir söz olabilir.