Fetva Meclisi
Soru
Şeyhülislam ne demektir, kime hangi maksatla söylenmektedir?
Cevap
Benzer fetvalar
Selamünaleyküm. Ebu Hanife rahmetullahi aleyh hakkında pek çok bilgi vardır. İyi bir ilmihal kitabının girişini bile inceleyebilirsiniz. Onun ilim dünyasına dalmanız için ise iyi bir Arapça bilmeniz gerekir ki, bunun için İstanbul’da medrese hayatınız olması doğru olur. Bizim, KADIN FIKHI OKULU derslerimizin giriş bölümlerini izlerseniz size yararı olur zannederiz. İbni Teymiye ile alakalı olarak da Türkçe kitap takip etmiyorum. Allah'a emanet olunuz.
Aleykümselam. Peygamberlerden birinin adının sıradan bir insan gibi anılmasının abes olacağı her mü'minin bilebileceği bir meseledir. Muhakkak bir saygı ifadesi kullanılmalıdır ki, onların imanımızla alakalı bir isim olduklarını beyan etmiş olalım. Yalnız şunu da bilmeliyiz: Nasıl saygı göstereceğimizi biz belirlersek o saygı olmayabilir de. Ulemamızın izlediği yol ne ise biz de onu izlemeliyiz. HAZRET ifadesi, bu ümmetin ilk neslinin kullandığı bir ifade değildir. Bilhassa Arap olmayan halkların kültürleri içinde oturmuş bir kavramdır. Kelime olarak sakıncalı bir kelime değildir şüphesiz. Ne var ki, bu kelime SAYIN; MUHTEREM gibi anlamlar için kullanılırken bariz bir hataya neden olmaktadır. Allah Teâlâ, peygamberlerden biri, sahabelerden biri, meşayıhtan herhangi biri için kullanılırken bu isimlerin her birini eşit duruma getirmektedir. Bunu kabul etmemiz mümkün müdür? Yaygındır diye bir hatayı neden sürdürelim? Allah ve Mevlana kelimeleri için eşit anlam ifade eden bir kavram kullanılabilir mi? Siz de takdir edersiniz ki, ulemamızın edebine uygun olanı kullanmak daha makuldür. Allah için Teâlâ, Peygamber aleyhisselam efendimiz için aleyhisselam veya sallallahu aleyhi ve sellem, diğer peygamberler için aleyhisselam, sahabeden biri için radıyallahu anh, onlardan sonrakiler için de rahmetullahi aleyh kullanmak edebe en uygun olandır. Bunların hepsi için ismin başına bir HAZRET takmanın ne kadar kalbi rahat ettireceğini ise buyurun siz düşünün. Allah’a emanet olunuz.
Biz bir ümmetiz; Peygamber aleyhisselam efendimizin etrafında birleşmiş mü'minleriz. İmanımız ve bu kimliğimiz Allah'ın huzuruna gidebileceğimiz yegâne değerimizdir. Müslüman olmak bunu gerektirir. Başta âlimler ve müçtehitler olmak üzere bu ümmete mensup olan herkes bu değeri yüceltmek ve korumak için çalışmıştır. İlk nesillerin çizdiği çizgi bu çizgidir. Bu anlam üzerinden baktığımızda Şafiilik veya Hanefilik diye bir şey de yoktur. Hiçbir âlim, ortaya koyduğu eserini mezhebine adamamıştır. Her şey İslam içindir, ümmetimiz içindir. Allah Teâlâ bazı çalışmalara diğerlerinden daha çok bereket vermiş olabilir. Mesela Riyâzu’s Sâlihîn adlı mübarek eser adeta evrensel olmuştur. Müellifi Nevevi Şafii'dir. Kurtubî tefsiri olarak bilinen büyük tefsirin müellifi de Maliki'dir. Müsned isimli muhteşem hadis külliyatının müellifi Hanbeli mezhebinin başıdır. Genel olarak fıkhın ağırlığını da Ebu Hanife'nin talebeleri taşımıştır. Mezheplerden birisinin bir alanda yoğunlaşması veya bir âlimin bir konuda sivrilmesi diğerlerinin o alanda olmamasını gerektirmez. Herkes bir şeyler yapmaya çalışmıştır. Allah için ve ümmete miras bırakılmış olduktan sonra hepsi bizimdir biiznillah. Böyle bakmaya çalışınız lütfen.
‘A’zam’ Arapça bir kelimedir ve ‘en büyük’ anlamına gelmektedir. ‘İmam A’zam’ da ‘En büyük imam’ anlamında kullanılmıştır. Ebu Hanife rahmetullahi aleyh, asırlardan beri fıkıh ilminin en büyüklerinden kabul edilmektedir. Fıkıh ilminin kurulmasında kendisinin, gelişmesinde de talebelerinin büyük katkısı olmuştur. Onun imamlık, imamlığının da en büyüklükle taltif edilmesi, diğer mü’minleri rencide edici olmadığına göre münakaşa edilmeyi gerektirici bir durum yok demektir. Ümmete hizmet etmiş ve ömrünü dininin hizmetinde kullanmış bir insanın bütün dünya Müslümanları tarafından kıyamete kadar hayırla yâd edilmesi, iftihar edilecek bir durumdur. Nitekim diğer ilim dallarında benzer durumu olanlara aynı unvan veya benzer saygıyı yansıtan unvanlar verilmiştir. Bu ümmetin, büyüklerine saygısıdır. Allah onlardan razı olsun.
Selamünaleyküm. El-Ümm, İmam Şafii'nin muhteşem bir eseridir. Fıkıh ilminin ana kaynaklarından biri olarak kütüphanelerimizde yerini almıştır. Ancak gerek el-Ümm ve gerek o dönemde yazılan kitaplar, bugün ilmihal kitabı gibi kullanılabilecek eserler olarak görülmemelidir. Büyüklüğü ve önemi, büyük düzeyde ilim adamları için geçerli olarak bilinmelidir.Sakalla alakalı olarak, el-Ümm'de açık bir hüküm yoktur. Cinayetle alakalı bir meseleyi zikrederken İmam Şafii, sakala değinmektedir. Oradaki ifadesinden de sakalı kesmenin haram olacağı hükmü dolaylı olarak anlaşılmaktadır.Sakalla ilgili olarak sakal kesmenin haram olacağı hükmü, Şafii mezhebinin muteber isimleri arasında da geçerli olan söz durumundadır. Son ulema arasında sakal kesmenin mekruh olacağı kaydı vardır.İmamla ona uyan arasında niyet beraberliğinin bulunması ve bu beraberliğin namaza başlamadan önce gerçekleşmesi gerektiğini söyleyen görüşe göre sizin yaptığınız gibi bir namaz kılma olmaz. Fakat namaz kılmakta olan birine sonradan uyulabileceğini söyleyen görüş de vardır. Bu görüşe göre ise namaz cemaatle kılınmış olmaktadır. Bu meselede bilhassa Hanbelî ve Hanefî mezhebi esaslarına göre niyetin namaza başlamadan yapılma şartına binaen bir ihtilaf söz konusu olacağından, farklı uygulamaları normal görmeyi tavsiye ederiz.
Abdülaziz bin Baz 1912-1999 yılları arasında yaşamış biridir. Benim Mekke’de bulunduğum yıllarda bizzat görme imkânım oldu ama derslerine katılmadım. Uzaktan ve çalışmalarından tanıyabileceğim kadarı ile tanıyorum. Allah rahmet etsin, mağfiret etsin. İlim ile meşgul bir aileden geliyor ama eğitimini annesi üstlenmiş birisidir. Babası o küçük iken vefat etmiş. On altı yaşında iken âmâ olmuştur. Yirmi beş yıl baş müftülük gibi bir makamda bulundu. Pek çok fıkıh kurulunun oluşumuna önderlik yaptı. İlimde üniversite rektörlüğü yaptığı hâlde klasik ilim yolunu destekledi, kadim ulemanın çizgisine sadık kaldı. Hanbeli mezhebini esas aldı, İbni Teymiye ve İbni Kayyım çizgisine sadık kaldı. Bu yüzden de çok tenkit gördü. Muasır selefi anlayışa etki eden en önemli isimlerden olduğu tartışılmaz bir husustur. Hadis ilminin öne çıkmasında etkisi oldu. Dünya Müslümanları ile ciddi bir şekilde ilgilendi. Elindeki fırsatları bunun için kullanmaktan çekinmedi. Cihat hareketi bulunan bölgelere fiili desteği oldu. Cihadı övdü. Bir İngiliz planı ve projesi olan Suudi Arabistan gibi mahiyeti belli bir devletin bakan düzeyinde etkili bir müftüsü olarak yaptığı işler, onun ölümünden sonra daha iyi takdir edildi. Onun ölümü ile beraber Suudi Arabistan âlimlerin zindanlarda çürüdüğü bir siyasete geçti. Seyyid Kutub idam edileceği zaman Mısır yönetimine tek başına tavır aldı. Mısır’daki İhvan mensuplarını Suud üniversitelerine taşıdı. Böylece Suud devletinin eğitimi İhvan hareketi ile tanıştı. Binbaz’dan sonra değişen ilk politikalardan biri de İhvan’a karşı düşmanlık politikasına geçiş oldu. Yüzlerce fıkıh ve hadis âlimi yetiştirdi. Yetiştirdikleri arasında en önemli isimlerden biri İbni Useymin oldu. Onun ardından İbni Useymin çok yaşamadı ama nispeten izini sürdürdü. Binbaz, beşerden biridir. Onu İmam Ahmed bin Hanbel görmek sadece bir cahillik olur. Bir bedevi veya İngiliz ajanı gibi görmek de başka bir bedevilik olur. Süreyyadan bir parça gibi üzerimizde duran koca İmam Ebu Hanife bile tenkit edilebilmiştir. Böyle bir dünyada yaşıyoruz. Neticede beşerden birisi bu. İyi de yapar kötü de yapar. Hepimizin hükmü Allah’a kalmıştır. Biz birbirimizin savcıları değil şahitleriyiz. Şahitliği de Allah için yapmalıyız. Binbaz’ın yaşadığı günlerde başardıklarının ne olduğunu anlamak için şu anda Suudlu Müslümanların ne durumda olduğuna bakmamız yeterlidir. Evet bulunduğu makamın ağırlığı altında ezildiği ve bugün bedeli ağır fetvalar verdiği de oldu. Suud’un melun Amerikan politikalarını fetva ile desteklemesi Allah bilir ya kabirde zorlanacağı sorulara muhatap olmasına sebep olmuştur. Dileriz Allah onu mağfiret etmiş olsun. Suud gibi paranın devletten küçük bir koltuk kapana yağdığı bir yerde ömrünü makam sahibi olarak geçirmiş birisinin bir köy camii imamı tipini hiç bozmadan zahid biri olarak yaşaması bir fazilettir. Benim gördüğüm zamanlarındaki zirvede zamanları idi, koruması bile yoktu. Önünü kesen sorusunu sorar, yardım isteyene cebinden harçlık verir biri idi. Bir öğlen yemeği için davetine gittiğimizde basit bir sofrada bizi ağırladı ve ilk sorusu “Erbakan nasıl?” oldu. Nerede hareketli bir Müslüman varsa onunla ilgilenirdi. İnsanları özellikle de bu tip şahsiyetleri değerlendirirken yaşadıkları zamanı ve şartları dikkate alarak değerlendirmezsek adil olamayız. Adaletin tersi de zulümdür. Zulüm ise kıyamet günü bir karanlıktır. Binbaz on altı yaşında âmâ olmuş ve hadis ilminde bir numara denecek ilim düzeyine çıkmıştır ama mesela dünyanın döndüğü teorisine ters cevap verip dünya dönmüyor demiştir. Buna dayanıp onu dünyayı inkâr etti diyecek değiliz. Onun yüzünden dünya dönmüyor artık da diyecek değiliz. Yaptığı hayırlı işler için dua ederiz, yanlışları için de Rabbimizden mağfiret dileriz. En iyisi onu Rabbi ile baş başa bırakmak olur. Allah rahmet etsin. Onun yapamadığını veya yanlış yaptığını düşündüğümüz işlerin daha iyisini yapmaya bizi muvaffak kılsın. Âmîn.
alim konusundaki diğer fetvalar
Bu soruya “Mekke’nin özellikleri” değil de “HAREM-İ ŞERİF’İN ÖZELLİKLERİ” şeklinde bir başlık koymamız daha isabetli olur. Çünkü Mekke bir şehir olarak değil de Allah Teâlâ’nın orayı haram kılması ile yani HAREM-İ ŞERİF olması ile farklı olmuştur. Harem bölgesinin belli başlı fıkhî özellikleri olarak şunları sayabiliriz: Harem’e Müslüman olmayanların girmesi caiz değildir. Harem’e ihramsız girilmez. Orada kılınan bir namazın sevabı yüz bin kat olarak yazılır. Orada kerahet vakitlerinde de namaz kılınabilir. Bitkisi koparılamaz, avı avlanamaz. Orada savaşmak yasaktır. Orada işlenen cinayetin cezası daha ağır tutulmuştur. Buluntusu alınamaz. Âlimler arasında ayrıntılarda bazı farklılıklar söz konusu olsa da Harem bölgesi için temel fıkıh kuralları bunlardır.
Bu konuda tarihi seyri net bir şekilde izah edecek bilgi yoktur. Ashab-ı Kiramdan itibaren ümmetin büyükleri olan âlimler, müçtehitler bu konuyu genelde “Allah bilir” ilkesi üzerinden ele almıştırlar. Bazı âlimler tahminlerde bulunmuşlarsa da genel görüş durumunda bir görüş yoktur. Allah Teâlâ’nın babamız Âdem aleyhisselama bir dil öğrettiği ve onu çok iyi bildiği ama bu dilin bugünkü dillere nasıl yayıldığı bilinememektedir. Böyle bir bilginin Müslüman’ın günlük hayatında direkt bir etkisi de olmayacağı için üzerinde durulmamıştır diyebiliriz.
“Efendi” sözcüğünün karşılığı Arap dilinde “Seyyid” sözcüğüdür. Bu sözcük insan için kullanılabilir. Peygamber aleyhisselam efendimiz başkaları için bu sözcüğü kullanmıştır. Saygı gösterme anlamında “Mehmet efendi, hoca efendi, narım efendi...” denmesinde hiç bir sakınca yoktur. Bir uluhiyet isnat etmek gibi maksatla söylendiğinde elbette imandan çıkarır. Hiç bir insan ilah olamaz. Bu uç anlamda kullananı da Müslümanlar arasında yoktur zannederim. Sadece tartışma ortamlarında söylenmiş, iddia edilmiş bir söz olabilir.
İyi bir niyet ve güzel bir ihlas için sıra numarası vermeye bile gerek yoktur. Bu ikisi yoksa ne medrese olur ne şeriat. Bu bilinmelidir. Bir başka olmazsa olmaz da üstadına vefa ile ona tapınma arasında itidalli bir çizgi çizebilmesidir. Gerisi biiznillah kolaydır. Yine de bir medreseli: Asıl hedefin dinin kendisini öğrenmek ve ardından da yaşamak olduğunu unutmamalıdır. Alet ilimleri adı üstünde alet ilimleridir. Asıl ilimlere geçmeli ve oradan da o ilimleri yaşamaya başlamalıdır. Yaşadığımız zamanda kimsenin yıllarını alet ilimlerine veremeyeceği kadar büyük bir aciliyet içinde yaşanıyor. Bilgisayarlı bir dünyada yaşadığımız unutulmamalıdır. Kabiliyetlerin ve fırsatlarınla uyumlu bir medresede bulun. Sakın bulunabileceğin en rahat ve güvenli yer olduğu için bir medresede yıllarını tüketme, sana da oraya da yazık edersin. İlim bir kabiliyet meselesidir. Sende olmayanı alamayacağını bilerek ömür tüketme. Kendi enerjini, ümmetinin umudunu boşa harcama. Seni Allah’ın orası için yarattığı yeri bul. Arkadaşların ve seni oyalayanlar yarın senin kazancın veya zararın olacaklar, ona göre arkadaş seçeceksin. Seni ilgilendirmeyen şeyle vakit geçirme. Âlimlerin tartışmalarına kulak asma, sen senin dersinle otur kalk. Yaşına, parana ve fırsatlarına göre kitaplık kurmaya başla. Medrese senin hayatını yönlendirecekse sana bir kitaplık da kurdurur demektir. Vaktine çok dikkat et. Şeytan seninle hocalarının arasına her zaman girmeye çalışacaktır, buna izin vermeyeceksin. İbadetlerini aksatmayacaksın. İbadet senin suyun gıdan gibidir. Çok dua edeceksin ki Allah sana zihin açıklığı versin, sana yardım etsin.
Ne yazık ki, ilmin insana soğuduğu bir zamana geldik. Her şey diploma ve diplomanın maddi getirisine dayandı kaldı. İlim bir ibadet heyecanı ve doyumsuz bir tat olmamaya başladı. Bunun pek çok sebepleri olabilir ve bu sebepler de kişiden kişiye değişebilir. Genel olarak değinecek olursak: Dünyalık üzerine kurulu hayat tarzlarımız, her şeyin ölçüsünü dünya menfaati ile belirleme hastalığımız, Sosyal çevrelerimizin bu anlayıştan uzak bir çevreden oluşması, Değerli işleri erteleme hastalığımız, İlmi ulaşılamaz zorlukta görmemiz, Evimizi ve zevkimizi tapınırcasına benimsememiz, külfete gelemeyişimiz, sevdiklerimizden ayrılamayışımız, günlük abartılar bu ilim kopukluğumuzun nedeni sayılabilir. Bunun sonucu olarak da manevi boşluğun acısını, hedefsizliği, gerçek bir cahilliği, şüphelerle boğuşmayı, hayatı ve imtihanları anlayamamayı ve gerçek manada bir din erimesini yaşamaya başladık. Allah yardımcımız olsun.
Rüya tabiri ona ehil olanların yapacağı bir iştir. Ve bunu ehil olarak yapabilecek kaç insan kalmıştır bilinmez. Bu nedenle tabirine itimat edilecek birini bulmadıkça (ki varlığı tartışılabilir biridir artık) tabir güvenli değildir. Bu sözdeki maksat ise rüya tabirinin insanın moraline etkisine işaret etmektir.