Fetva Meclisi
Soru
Hocam şu sıralar duyduğum ve kafamı karıştıran bir mesele var. Bir hoca diyor ki “Olan hayırlıdır. Biz hayrın nasıl geleceğini bilemeyiz. İlla ki iyi olan hayırlıdır, şer olan hayırsızdır da diyemeyiz. Biz iyi olana şükreder, kötü olana da yine şükreder ve sabrederiz.” Eğer olan hayırlıysa “hakkımızda hayırlısı olsun” diye dua etmemiz ne derece doğru? Toplumun da dilinde olan “hayırlısı olsun” sözü iyi, hoş, güzel olan durumlar için kullanılıyor. Eğer başına kötü bir durum gelirse bunu hayırsızmış gibi değerlendiriyor. Kötü bir şey olduğunda kabullenmek istemiyor. Sizin de bahsettiğiniz gibi “inşaallah” sözünün günümüzdeki karşılığı gibi klişeleşmeye doğru gidiyor. Neticede bir yanlışın içindeymişiz gibi geliyor. Biz bunu nasıl düzeltebiliriz, neler yapabiliriz?
Cevap
Benzer fetvalar
Her şeyin başlangıcı ve sonu Allah’a bağlıdır. Kısmet ve talih dediğimiz kavramlar aslında, Allah’ın takdiridir ve insanlar için çok farklı yollarla görünür. Bazen işler yolunda gitmez fakat Allah bu durumu bizim için bir iyiliğe dönüştürür. Hayatımızda zor bir dönem geçirdiğimizde, biz bu dönemi yanlış algılayabiliriz. Ancak unutma ki Allah’ın rahmeti sonsuzdur ve O, senin hayrını en iyi şekilde bilir. Böyle anlarda, Allah’a sığınmalı, sabırlı olmalı ve tevekkül etmelisin. İşlerin ters gitmesi, bazen bir nevi Allah’ın seni koruması, yanlış yollardan uzak tutması olabilir. Bu yüzden zor zamanlarda, dua ve sabırla kalmak seni Allah’a daha yakın kılacaktır. Dua etmek, Allah’a yönelmek, O'na içten bir şekilde yalvarmak, her zaman doğru bir yoldur. İslam’da dualarımızın ya hemen kabul olacağını ya da Allah’ın takdiri doğrultusunda bir şekilde bizlere fayda sağlayacağına inanılır. Bazen, bizler dua ettiğimizde, beklediğimiz şey hemen gerçekleşmez. Çünkü Allah, bizim için en hayırlısını bilir. Şerre çevrildiği iddia edilen dualar, yanlış anlaşılmalar olabilir. Belki de yanlış yerden, yanlış bir inançla yapıldığında, zorluklar yaşanabilir. O yüzden dua ederken, Allah’a olan güvenin tam olmalı ve dualarını doğru niyetle yapmalısın. Allah, hiçbir zaman kulunu zarar uğratmak istemez. Aksine O'nun dileği kulunun hayrına olandır. İçinde bulunduğun bu durumlarda, şunu unutma: İman etmek ve sabretmek, hayatın gerçek sınavıdır. Zorluklar geçici ama sabrın ve Allah’a olan güvenin kalıcıdır. Dua et ama sabret ve her şeyin sonunda Allah’ın en güzel takdirine rıza göster. Allah’a emanet ol, sabrın mükâfatını versin.
Hayırlı olanı istemek, Müslümanın tevekkül bilincinin göstergesidir. Ancak bunu kolaylıkla birleştirerek dua etmek, insani ve fıtrî bir taleptir. Şüphelerinizi bu şekilde sorgulamanız da sizin doğru yolda olduğunuzu gösterir. Allah’tan hem hayır hem de kolaylık istemeye devam edin. Sabır ve sebatla yolunuza devam ettiğinizde, O’nun yardımı mutlaka gelecektir. Bu aşamada hayırlı olanı, kolaylıkla birlikte istemeye devam edin. Maddi veya manevi hedeflerinizde uygun yöntemler bulmak için güvendiğiniz insanlardan destek ve fikir alın. Zorlukları bir eğitim süreci olarak görün. Sürekli başarısız olduğunuzu hissetmek yerine, bu süreci bir öğrenme fırsatı olarak değerlendirin.
O kardeşte terslik yoktur. Her konuştuğunu etkileyeceğini zanneden biri olarak sende aşırılık var. Toplum böyledir; beşi anlar sekizi anlamaz, kimi zaman hiç kimse anlamaz. Sabırla devam edeceksin. Taşlara konuşur gibi konuşacaksın ama yılmayacaksın. Sen peygamberlerden biri de olsan durum böyle idi. Bugün anlamaz yarın anlar o. Yarısını anlar, birazını anlar. Hiç anlamaz ama yıllar sonra, senden çıkan bir kelime ona hayat verir. Biz bilemeyiz bunları, Allah bilir. Kalplerin sahibi odur. Tesir verecek olan odur. Seni dinleyenlerin hangisi, sonu iyi getirecek bilmezsin. Özellikle şunu da bilmelisin ki, senin gayen Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmaktır. Onun rızası da kişilerin sayısına, aldığın olumlu tepkilere göre değildir. Aksine senin çalışıyor olman, bir kelime duyurmak için çırpınıyor olman seni kazandıracaktır. Öyle yap; insan sayma, dönüşüme takılma. Allah için çalışıyor olmaya bak. Göreceksin ki, ufukta çok daha güzel şeyler olacak biiznillah. Allah mübarek etsin.
Değerli kardeşim: Biz bir ümmetiz; iyilerimiz ve kötülerimiz, çalışkanlarımız ve tembellerimiz, sadıklarımız ve hainlerimiz hep bir arada ümmetiz. Hayal üzerinden değil, gerçekler üzerinden yaşamak zorundayız. Sizin şikâyet ettiğiniz durumu bir camide de bulabilirsiniz. Camiyi mi terk edeceksiniz? Madem biz bir ümmetiz, bir arada olmaya mecburuz. O zaman bir arada olmanın gerektirdiği zorunluluklara da katlanacağız. Her terslik gören bırakıp giderse ne olur ümmetimizin hâli? Şöyle yapmanızı tavsiye ederim: Ortada açık bir haram varsa hiç tereddüt etmeyin; hemen ikaz edin. Düzelirse ne ala, düzelmez ve haram devam ederse terk edin. Bir gün bile beklemeyin. Ortadaki haram değil de hata denebilecek şeyler ise siz yine ikaz edin, doğru bildiğinizi söyleyin. Düzelirse ne güzel, düzelmezse iki seçenekten birini uygulayacaksınız: Söz konusu yanlış, ciddi bir zarar ve vebal oluşturacak noktaya kayıyorsa siz oradan uzaklaştırılma veya pasifiz edilme pahasına da olsa yanlışı yapmayın, yapılmasına izin vermeyin. Bu düzeyde değilse vebali onlara ait olacak şekilde işinize devam edin. Gerektiğinde şerh koymayı bilin. Fitneci ve her şeye itiraz eder duruma düşmeden gördüğünüz yanlışı düzeltebileceğini zannettiklerinle konuş, toplantılarda konuş. Faydası olmasa bile sen vebale iştirak etmemiş olursun. Yalnız ikaz etmek dedikodu üretmek veya iştirakçisi olmak değildir. Hatalı gördüğün alanın dışındaki işlerde bir aksatma veya gevşeklik yapmamalısın. Neticede siz kişilerle değil hata ile uğraşıyorsunuz. Yayacağınız sözlerin ve ortaya koyacağınız tavırların bir vakıftaki hatayı düzeltme amacı ile başladıktan sonra ümmetinize, yarınlardaki Müslümanlığa ne kaybettirebilir olduğunu da düşünmeniz gerekir. Düzeltmeye çalışırken yaralamaya sebep olmamalısınız. Şunu unutmayınız: Namaz, dinimizin direği, Müslümanlığımızın göstergesidir. Camide cemaatle kılınan namaz ise bunun yirmi beş katı daha değerlisidir. Bir camide mesela bir Cuma namazı bir Müslüman için dini ve hayatı demektir. O namazı kıldıran ise bu oranda büyük bir konumda durmaktadır. Bütün bu büyük gerçeğe rağmen dinimiz, “kötü adam” nitelikli birinin arkasında kılınıyor olsa bile camiyi/cemaati/namazı/bir arada olmayı terk etmememizi emretmektedir. Her şeye rağmen, her duruma rağmen… Çünkü biz ümmetiz, meleklerden oluşmuyoruz, insanlardan oluşuyoruz. Böyle başladık böyle devam edeceğiz. Bizden öncekiler böyle kazandılar biz de böyle kazanacağız biiznillah.
Kastettiğiniz Suriye’deki durum ise elbette cihat farzdır, tam anlamı ile farzdır ama kime ne kadar ve nasıl farzdır, bunu bilmek zorundayız. Mesela İstanbul’daki bir gence hangi cihat ve nasıl farzdır? Heyecanlı bir yürüyüşe katılmak mı yoksa başka bir görev mi? Dinimizi izlediğimiz haberlerin etkisinde kalarak yönlendirmeye teşebbüs edemeyiz maazallah. Bu heyecanlı ve ağlatan haberler geçtikten sonra, şimdi oluşturduğumuz kuralları nereye oturtacağız? Cihat kıyamete kadar farzdır. Onu farz eden de Allah Teâlâ’dır. Biz nasıl yönlendirebiliriz bir hükmü maazallah! Araştırdığımız şudur: Bize her bir fert olarak cihadın nasılı ve ne kadarı düşmektedir; bunu da ehli olan âlimler ve başımızdaki liderler belirler. Dünya hayatının sonuna kadar kalması için gelmiş bir ümmetiz. Hantallaşarak ya da katılaşarak kıyamete kadar sürecek bir projeyi günümüze daraltamayız. Bu bizim için vebal olur. Zannederim şimdiki asıl cihadımız, ilim adamlarımızı, ümmetimize kendisini hoca olarak lanse edenleri ‘bari böyle bir zamanda bir araya gelecek kıvama’ davet etmektir. Onlar bir arada olamadığı sürece günlük Suriyeler, Halepler, Musullar kaderimiz olmaya devam edecektir.
Kader insanların müdahale edebileceği bir şey değildir. Müdahale edemeyeceğin bir şey hususunda da bu kadar endişelenmene gerek yok. İnsan sadece verdiği kararlardan, söylediği sözlerden, yaptığı davranışlardan mesuldür, sorumludur. Kadere dair durduğumuz nokta şu olmalı, geçmiş hakkında pişmanlıklar kuyusuna düşme riski oluşunca veya gelecek hakkında kaygılar ve korkular fırtınasına yakalanınca kaderi hatırlayarak kalbimizi sakinleştirmeliyiz. Allah'ın vardır bir bildiği, deyip Allah'a tevekkül edebilmeyi kolaylaştırmalıyız. Arkadaşlarını kader karşına çıkarmış olsa ne olur, çıkarmamış olsa ne olur? Her halükarda onlarla karşılaşınca sorumlulukların olmuyor mu? Sözlerinden, fiillerinden sorumlu değil misin? Öyleyse sen bu konularla ilgilen. Diğer kısmı ne değiştirebileceğin, ne öğrenmekle çok faydalar elde edebileceğin bir şeydir. Sana yarayacak olan sorumluluklarının farkında bir birey olarak iyiliği ve güzelliği hedefleyen ve bu uğurda gayret ve samimiyet gösteren bir Müslüman olmak. Allah yardımcın olsun. Allah'a emanet ol.
dua konusundaki diğer fetvalar
Secdeyi bekleme ile değil de tesbih ile geçirmek gerekir. Yalnız kılan birinin farzlarda üç kere tesbih etmesi yeterlidir. Yedi kere de yapabilir. Daha fazlası namazı bozmasa da tavsiye edilmez.
Yazdığınız bilgi hadistir. Tirmizi'de 2457 numaralı hadistir. Sahih olduğu hakkında da âlimlerin görüşü vardır.
Tamam, madem duayı bu şekilde engelliyor şeytan ve seni de inandırdı. Sen de dua yerine Kur'an oku. O da duadır. Böylece tuzağa takılmış olmazsın. Mesela bu şekilde açılmaya çalış.
İSTİHARE bir şeyin çıkacağı bir ibadet değildir. İstihare, insanın kalbinin yöneldiği tarafı gösterir. İstihare yapan kişinin gönlü daha sonra ne yöne kayıyorsa istiharenin sonucu odur. Rüya görme gibi bir durum yoktur.
Dua niyetiyle de salavat okunur elbette. Allah Teâlâ kabul buyursun. Sabah namazından sonraki kerahet vaktinde sadece secdeli ibadetler yapılmaz. Gerisinin yapılmasında sakınca yoktur. Bir efdaliyet yani daha iyisini yapma farkı olabilir.
Özel bir parfüm kokusu ihtiva etmeyen koruyucu niteliğindeki kremin kullanılmasında ihramlı için bir sakınca yoktur. Parfüm görevi de görende ise sakınca vardır. Size iyi bir umre için şunları tavsiye edebilirim. Bildiğiniz ana dilinizi havaalanında bırakın. Dilsiz ve kulaksız gidin Mekke’ye. Döndüğünüzde havaalanından dilinizi ve kulağınızı alın evinize gidin. Duymaz, konuşmaz biri olarak umre yapın. Gidiş ve dönüş havaalanları arasında şunlar ilkeniz olsun: Uyuyun. Namaz kılın. Zikir yapın. Kur'an okuyun. Tavaf edin. Gereği kadar yiyin. Çok su için, zemzeme doymayın. Kâbe’yi seyredin. Kimsenin ayağına basmayın. Ayağınıza basana bakmayın. Çarşı gezmeyin. Otel lobilerinde oturmayın. Hiçbir namazı Harem-i Şerif’lerin dışında kılmayın. Aybaşı durumunuz olursa hiç üzülmeyin hatta sevinin. Çünkü o özür nedeniyle yapmadığınız ibadetler bile yapılıyor gibi sayılacak sizin için. Dua edin. Elleriniz karıncalanıncaya kadar dua edin. Aynı sözü, cümleyi milyon kere tekrar etmek de olsa dua edin. Arapça, Türkçe ve beden diliniz ile dua edin. Ziyaret yerlerine daha önce gitti iseniz tekrar gitmeyin. Onun yerine Kur'an okuyun. İlk gidiyorsanız hızlı bir şekilde gidin ve asla Harem-i Şeriflerde namaz kaçırmayacak şekilde ziyaret edin, geri dönün. Ziyaretler, oranın ruhunu emen ama bu arada sadece duygusal gözyaşları akıtan, “vay be..!”ler ile avutan zamanlardır. Sadece Kuba mescidine mümkünse bir Cumartesi günü gidin. Oradaki ilklerle ruhunuz buluşuncaya kadar oturun ve açın kendinizi o okyanusun sahillerine. Dualar edin orada. Ağlayın. Gözyaşlarınızı silmeyin. Tekrar ağlayın ve dualar edin. Oranın kıvamı ile ayrılın oradan. Medine’de salavatınız yerle gök arasını doldursun. Sakın elinize tesbih alıp şu kadar diye bir salavat getirmeyin. Sayma makinelerini yok edin bu dünyadan ve salavat getirin. Sonra da ruhunuzu orada bırakın, bedeninizle evinize dönün. Öyle bir umre yapın ki ömürlük olsun, tekrarını değil sevabını hayal edin. Mübarek olsun. Ebedî olsun. Umre olsun umreniz. Ve lütfen bu ezilmiş ve erimiş ağabeyinizden selam götürün. Lütfen orada hatırlayın. Kıpırdayan dudaklarınızın arasından adımızı çıkarırsanız size minnettar kalırız. Lütfen.