Fetva Meclisi
Soru
Verilen zekatlar kişiye verilmeden talebelerin yemeğinde kullanılabilir mi?
Cevap
Benzer fetvalar
Selamünaleyküm. Zekât, müstahakkının eline verilmedikçe zekât olmaz. Yemek yedirmek 'eline vermek' yani temlik etmek şartını oluşturmamaktadır. Bu nedenle zekât mallarının bizzat talebeye veya kime verilecekse ona teslim edilmesi gerekmektedir. İdarecilerinin yemesinden önce bu boyutu ihmal etmemeliyiz.
Hüküm olarak özellikle de Hanefi mezhebi içtihadında ticaretle iştigal eden bir Müslüman’ın nakit veya sattığı maldan zekâtını verebilir. Bunun için şu inceliklere dikkat etmesi gerekir: Eşyadan zekât verirken verdiği malı toptan piyasa fiyatı üzerinden hesaplamalıdır. Çünkü satış fiyatı tacirin kendisinin belirlediği bir fiyat olarak hileye neden olabilir. Mümkün olduğu kadar da fakirin lehine olanı tercih etmelidir. Yani fakirin işine yarayacak olan hangisi ise onu yapmalıdır. Özellikle fakirin işine yaramayacak eşyayı zekât olarak vermek uygun olmaz. Zekât veren Müslüman, nakit sıkışıklığı gibi makul bir nedenle bunu yapabilir ama mesela elde kalmış mallardan kurtulmak gibi bir hile için bunu yapmamalıdır. Zira zekât bir ibadettir, ibadetler Allah katında niyetlere göre değerlendirilir.
Zekâtın verileceği yerler, Tevbe sûresinin 60. âyetinde belirlenmiştir. Buna göre zekât, ilke olarak fakirlerin ve ihtiyaç sahibi bireylerin hakkıdır. Bu itibarla, belirli şartları taşıyan Müslümanların yükümlü oldukları zekât ve fıtır sadakasının, Kur’ân-ı Kerîm’de belirlenen yerler dışında herhangi bir yere verilmesi veya cami, köprü, yol, okul, su gibi hayır işlerine sarf edilmesi caiz görülmemiştir. Bu esas gözetilmeksizin zekât niyeti ile yapılan ödemeler zekât yerine geçmez. Zekât, kendilerine zekât verilmesi caiz olan kimselere doğrudan teslim edilebileceği gibi aracı vasıtası ile de ulaştırılabilir. Bu aracının birey olması ile kurum olması arasında fark yoktur. Buna göre hayır kurumu veya sivil toplum kuruluşu, toplayacağı zekâtları Kur’ân’da belirlenen yerlere/fakir ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırıyorsa aracı konumunda olan bu kuruluşlara zekâtı fakir vb. alacaklılara ulaştırma vekâleti verilebilir. Zekâtı hak sahiplerine ulaştırmayıp, inşaat, aydınlatma, büro masrafları gibi genel hizmetleri içinde değerlendirecek olan kuruluşlara ise zekât verilmez. Halka hizmet veren bu gibi kurumların varlıklarını sürdürmeleri için desteklenmeleri önemlidir. Ancak bu, zekât dışında gönüllü yardımlar yolu ile yapılmalıdır. Bunun yanında kamusal ve bireysel denetimler de ihmal edilmemelidir.
Bu rakam zekât vermeyi gerektiren bir rakamdır. Zekât verecek durumdaki birinin de zekât alması doğru değildir. Bu rakamdan aylık faturalarını, tedavi için masraflarını, varsa ödenecek kiralarını, muhtemel mutfak masraflarını düştüğümüzde geri kalan kısım nisabın altına düşüyorsa fakir sayılacaktır. Hasta çocuğu olmak fakir olma anlamına gelmiyor. Ya da ellerindeki altını herkese taksim ederek meseleye bakabiliriz. Bu durumda nisabın altına düşeceği için zekât alabilirler.
Zekâtın geçerli olması için fakire verilecek para veya malın ona temlik edilmesi yani onun mülküne geçirilmesi şarttır. Bu da zekâtın fiilen fakire teslimi ile gerçekleşir. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 2/369) Mesela yemek hazırlayıp bunu fakirlerin yiyebileceğini ilan etmekle ya da onlara yedirmekle o yemek temlik edilmiş/verilmiş olmaz. Ancak aynı yemek yapılıp zekât niyeti ile fakire teslim edilirse, temlik gerçekleşmiş yani zekât verilmiş olur. Buna göre, bir kimseye borç verirken zekâta niyet edilmediği, daha sonra da bu parayı zekâta saymaya niyet edildiği zaman, paranın kendisi ortada bulunmadığı için temlik gerçekleşmiş olmayacaktır. Dolayısıyla bir kimseye borç olarak verilmiş olan paranın daha sonra borçluya zekât niyeti ile bağışlanması ile zekât verilmiş olmaz. Dört mezhep âlimleri bu görüştedir. Temlik kavramına daha geniş bir anlam yükleyen bazı âlimler ise fakirin zimmetinde bulunan kira vb. alacağın ona bağışlanmasını da temlik olarak değerlendirmişler ve bunu caiz görmüşlerdir. (Karadâvî, Fıkhu’z-zekât,3/325-326; Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî, 3/1981) Bu son görüşle de amel edilebilir.
Bir insanın evlenmek üzere olması veya olmaması zekâtla alakalı değildir. Onun fakir olup olmadığı önemlidir. Fakirse bir taşla iki kuş vurulmuş olur elbette. Hem fakire verilir hem yuva kurmaya yardım edilir.
dini sorular konusundaki diğer fetvalar
Vücuda dövme yaptırmak caiz değildir. Daha doğrusu, insanın vücuduna kalıcı bir değişiklik getirmesi caiz değildir. Dövme yaptıranın onu kaldırması mümkün olmadığına göre tevbe ve istiğfarla mağfiretini talep edecek. Abdestine ve namazına da devam edecek elbette.
Allah Teala, kullarının cennet yolunu bulabilmeleri için din göndermiştir. Bu dinin aslı İslam'dır. Adem aleyhisselamdan bu yana bütün peygamberler İslam dinini yaymışlardır. Peygamberlerin adları ve şeriatları farklı, dinleri aynı olmuştur. Önce Yahudilik, kitabı olan bir din olarak geldi. Yahudilerin elinde Tevrat tahrif görünce Zebur, onu takviye eden bir kitap olarak geldi. Onun da tahrifinden sonra İncil geldi. Hıristiyanlık aslında Yahudiliğin aslına döndürülmüş şekli sayılmalıdır. O da tahrif edilince Allah Teala Muhammed aleyhisselamı Kur'an'la beraber gönderdi. Kur'an'ın gelmesi bir yandan, kendinden öncekilerin aslına daveti oluştururken bir yandan da onları devre dışı bırakmıştır. İslam vardır. İslam'ın dışındakiler muharref dinlerdir. Mü'min elbette muharref bile olsa o dinleri, dinsizliğe karşı kendi cephesinde kabul edecektir. Ama abi kardeş görüntüsü mümkün değildir. Abi kardeş görüntüsü, onların kaldırılıp yerlerine İslam'ın gelmesi anlayışına terstir zaten. İslam tebliği eden durumunda olmalıdır. Bir sizden bir bizden gibi bir mantıkla oturulan masada hayır yoktur. Allah'a emanet olunuz.
Haccın farz olması, bir iki yıl ertelenmesine mani değildir. Yeter ki bu erteleme ihmal ve gereksiz görme gibi bir nedene dayanmasın. Allah'a emanet olunuz.
Kıyafette yasak bir renk, renk olarak yoktur. Ancak, başka milletlere ait sembolleri yansıtan renkler ve şekiller sakıncalıdır. Hadisi şeriflerdeki renklerle ilgili uyarıların başka nedenleri vardır; hadislerin şerhlerini muhakkak okumalısınız. Allah yardımcımız olsun.
Bu ümmetten hata ve unutma ile oluşan suçlar kaldırılmıştır. Bilmiyor olmak da bir orana kadar özürdür. Mümin, bilmediği bir şeyi öğrendiğinde üç şeyden birini yapması gerekir: Birincisi: Yapmadığı güzel bir işi yapması gerektiğini öğrendiğinde onu yapmaya başlar. Mesela namazı kılmayı bilmiyordu ise öğrenir öğrenmez kılmaya başlar. Farz olan namazların da kılmadıklarından kazalarını yapar. Böylece zararın en kısa yolundan dönmüş olur. İkincisi: Yanlış bir işi yaptığını öğrenirse hemen o işi terk eder. Sonra da samimi bir şekilde Allah'a tevbe eder. Bir daha da ona dönmeyince o işle ilgisi kesilmiş olur; kurtulur. Üçüncüsü: Kul hakkına giren bir hatayı yapıyordu ise, doğruyu öğrenir öğrenmez hak sahibi ile helalleşir. Böylece o hatadan da kurtulmuş olur. Allah Teala, kulları için dönüş kapılarını sürekli açık tutmaktadır. Mesele bizim samimi olup olmamamızda kilitlenmektedir. Allah'a emanet olunuz.
Teravih namazının hatimle kılınması teravihin sünnetlerinden biri değildir. Kur'an ve namazın buluştuğu yerde ortaya çıkacak muhteşem bir sevap okyanusundan yararlanmak için teravih hatimle kılınsın istenmektedir. Ama bu iyi bir hafızın, Kur'an okuma âdâbına riayet ederek yapabileceği bir iştir. Zorlamaya gerek yoktur. Zira ibadetler ihlas ve riayet ister. Sözünü ettiğiniz uygulamanın namaza zarar vermeyeceğini umuyorum. Allah Teala, amellerimizi kabul etsin.