Fetva Meclisi
Soru
Para harcama ölçülerimiz nelerdir? Kendi paramızı istediğimiz gibi harcamanın sakıncası var mıdır?
Cevap
Benzer fetvalar
Aleykümselam. Paranın kazanılması ve harcanması iki ayrı başlıktır. Kazancın sana helal ise o senindir. Sana verilen zekâtlar veya aylık olması buradaki helal olmayı değiştirmez. Senin olan parayı da sana helal olduktan sonra HELAL OLAN her yerde harcayabilirsin. Kaynağı ramazan teravihindendir diye harcamana diğer durumlara göre bir sınırlama gelmez. Mesele şudur: Kazanç ve harcama itibariyle farklı helaller ve farklı haram alanlar yoktur. Sen elbette genç de olsan mubahların dışına taşmamayı hatta mubah sınırlarını zorlamamayı tercih etmelisin.
Şu büyük âlemde Allah Teâlâ’nın izni olmadan bir ağaç yaprağının bile kıpırdaması mümkün değildir. Olan muhakkak O’nun izni ile olmaktadır. Ormandaki bir ağacın dallarından birindeki bir yaprak için geçerli olan bu kural, insan gibi mükerrem bir mahlûk için elbette geçerlidir. Asla başıboş değiliz. Rabbimiz var! O diliyor, O yapıyor. Teslim olan huzur bulur, direnmek isteyen ise, ne umduğuna erer ne de huzur bulur. Belalar ve sıkıntılar imtihanın bir rengidir. İmanlı ve salih amel sahibi bir mü’min karşılaştığı sıkıntılarını, iyi gitmeyen işlerini, yürütemediği aile düzenini, evlatlarından gördüklerini Rabbinin bir imtihanı olarak görür ve onlardan ecir bekler. Eğer mü’min, başına gelenlerde sorumlu tutulacağı hataların sahibi değilse, kesinlikle ecir kazanacağı bir durumda olduğuna inanmalıdır. Hatta büyük sıkıntılardan büyük ecirler kazanmak bile vardır. Allah Teâlâ, bir kavmi sevdiğinde onlara sınanacakları belalar verir. Verdiğine razı olandan razı olur, küsene de küser. Burada şunu anlamamız gerekir: Nasıl Allah Teâlâ, kuluna mal veriyor ve onu nerede kullanacağını görmek diliyorsa aynı şekilde düz yürüdüğü yollarda önüne kavşaklar, rampalar çıkararak, o anda ne yapacağını görmek istemektedir. Malını helal yoldan kazandıktan sonra onu mubah yollarla harcayan ve sadakasını verenin o mal sayesinde Rabbinin rızasına erdiği gibi, Rabbinden gelen sıkıntılara karşı sabretmesini bilen kul da malını infak eden gibi ecir kazanmış olmaktadır. Bu sıkıntı, mal üzerinden olabilir, aile içindeki fertlerden birinden olabilir, siyasi yönetimden olabilir, tabii bir afet şeklinde olabilir. Türü ne olursa olsun mü’minin ayağına batan bir diken bile, huzurunu kaçırdığı için bir anlamda beladır, sıkıntıdır. Her bela, her sıkıntı, bunaltan, terleten, tansiyon yükselten, ağlatan, ezip utandıran ne varsa ecir kaynağıdır. Yeter ki kul, ihmalinin ve üzerine düşeni yapmamış olmanın bedelini ödemesin. Bazı musibetler de, kulun işlediği bir hatanın, ahirete ertelenmeden, dünyada iken verilmiş cezasıdır. Ebedi ahiret âleminde ceza görmektense, fani dünya hayatında birkaç günlük sıkıntıya katlanarak suçlarının cezasını çekmesi mü’min için büyük bir nimettir. Bu da büyük bir nimet olarak görülmelidir. Bu nimete kavuşmanın yolu da sabırdır. Sabır ise, kuvvetli iman ve güçlü bir irade ile mümkündür. Musibetlerle karşılaşan mü’min Rabbine yönelmesini bilmelidir. Düşünce olarak Rabbi ile bağını güçlü tutacağı gibi diliyle de bunu ikrar etmelidir. ‘İnna lillahi ve inna ileyhi râciûn’ demelidir. Belalar, sıkıntılar hep beni buluyor, diye düşünen şunu da unutmamalıdır: - Allah dileseydi, daha büyük dertlerle baş başa kalabilirdik. Kesinlikle her derdin daha ağırı, beterin beteri vardır. - Ahlamak derdi gidermeyecektir. - Dertlerin önünde ezilmişlik hali, dostlarını üzecek, düşmanlarını sevindirecektir. - Dertleri veren, kesinlikle Hekîm olan Allah’tır. O’nun yaptığında zulüm olmaz. - Bu dünyadaki dertler, ahirette nimete dönüşecekse, derde dert demek bile yanlıştır.
Nefis terbiyesi, içimizde bulunan ve bize kötülüğü emreden nefsimizi disiplin altına almak ve etkisi azlatmak demektir. Bunu bilhassa bu zamanın insanları olarak yapabilmemiz kolay değildir. Büyük bir sabır, büyük bir cihat ruhu ile mümkündür bu. Ancak Allah’ın yardım ettiği kullarının başarabileceği bu iş için öncelikli olarak şunları yapmak zorundayız: - Mümin olmanın son nefese kadar şeytana karşı bir iman koruma mücadelesi gerektirdiği şuurunda olacağız. İmanı garanti altında bilmek bir tuzaktır. - Haramlardan kaçınmak hayat ilkemiz olacak. Bir kereliğine veya biraz da olsa harama yanaşmamak şarttır. - Allah’ın bizimle bağının genel adı farzlardır. Farz ibadetlerde esneklik göstermeyeceğiz. Farzlardan birini yapmamış olmayı, nefes alamamak gibi görmemiz şarttır. - Kur’an enerjidir. Okuyarak, emrettiklerini yaparak ona sarılacağız. - Disiplinli bir ders halkamız olacak. Bu ders halkası dinimizin bütününün işlendiği bir dersi ihtiva etmelidir. Haftada bir saat bile olsa sürekli ve istikrarlı bir ders bize yol aldırır. - Vakit hassasiyetimiz olacak. Mümin parasını harcarken gösterdiği hassasiyetin bir benzerini vakit harcarken de gösterecek. - Mubahları abartmayacağız. Abartılmış mubahlar aslında helal olsalar da kalpte katılaşmaya ve ibadetlerden soğumaya neden olur. - İyi bir çevre ve o çevreyi koruma inceliği göstereceğiz. Arkadaşlarımız arasında sırattan geri kalacak kimse bulunmamalıdır. - Allah’a tevekkülümüz tam olacak. - Makul bir uzlet gerekebilir. İnsanlarla ölçüsüz bir şekilde oturup kalkmak nefsin hoşuna gider, onu engellemek gerekir. Sosyalliğimizi yitirmeden ama insanların içinde de erimeden yaşamaya mecburuz. - Ve çokça dua etmek gerekiyor.
Selamünaleyküm. Toplumumuzun yaygın sıkıntılarından birini dile getirmişsiniz. Keşke siz de hiç tenezzül etmeme yönünü tercih edip hakkınızı ahirete havale etse idiniz. Faydası olup olmayacağını bilemiyorum ama size bu konudaki dengeli tutumu yazabilirim: a- Dinimiz erkeği ile kızı ile evlada eşit davranmayı değil adil olmayı esas edinmiştir. Bunu ilke olarak bilmelisiniz. b- Baba veya annenin ölümünden sonraki malın taksimine karışması, dinen mümkün değildir. Sahibi öldükten sonra mal üzerinde iki yöntem vardır. Bunlardan biri, bütün mirasçılar aralarında bir yolla anlaşırlar ve mal konusu biter. Diğeri de Şeriat'ımızın emrettiği şekilde taksim yapılır. Bu taksime, malı bırakanın vasiyet veya emir gibi bir yöntemle karışma hakkı yoktur. Özel bir vasiyeti varsa, o vasiyeti uygulanır. O vasiyette de mirasçılarından birine vasiyet yapmaması şarttır. Bir başka şart da şudur: Vasiyet, kalan malın 1/3'ünden fazla olmamalıdır. c- Mal sahibi sağlığında malını mirasçılarına ya da sadece çocuklarına dağıtabilir. Bu dağıtımda çocuklar arasında eşit bir muamele yapması gerekir. Bunun dışındaki muamelede vebale girer. Haksız bir şekilde alan çocuk da helal bir mal almamış olur. d- Çocuklar arasında ölmeden mal dağıtılırken, özel bir neden gözetilip bir çocuğa fazla verilebilir. Mesela, engelli ve çalışamayacak bir çocuk fazla alsın diye düşünülebilir. Bunun bir sakıncası yoktur. Bu durumda da ya bir doktor raporu ya da herkesin ikna olacağı bir bilinmişlik, bu sözünü ettiğimiz engelin ya da benzer bir maninin nedeni olmalıdır. e- Anadolu kültüründe hakim uygulama olan, 'çocuk bize baktı/bakacak' ilkesi bir hukuk zeminine oturmuyor elbette ama bunu yabana atmanın da çok dengeli bir anlayış olmayacağını bilmek gerekiyor. Mesela siz, şehirde okuyup harçlık alamamak ve benzeri mağduriyet cümleleri kurdunuz. Sizin o kardeşiniz de 'sen şehirde sandöviç yerken..' diye başladığında ne cevap vereceksiniz? İnsanın tamahı bitmiyor ki? Faninin fani malına tenezzül etmemek en iyisidir ama elbette Şeriat'ımızın emri ne ise hak odur. f- Size tavsiyemiz, böyle bir nedenle ebeveyninizin ahını almamanızdır. Onun sizin üzerinizdeki hakkı arsaların, tarlaların değeri ile kıyas edemeyeceğiniz kadardır. Varın siz alacaklı kalın, ahirette daha rahat edersiniz.
Allah’ın nimetleri bize haram değildir. Bir müminin dünyadaki en zengin insan olmasında hiç bir sakınca olmaz. Sakıncalı olan müminin ahiretinden verip dünyadan almasıdır. Buna karşı dikkati olunmalıdır. Haramlardan bir harama bulaştırmayan, farzları ihmal etme nedeni olmayan, insani sorumluluklarımızı ertelettirmeyen bütün nimetler mubahtır. Allah’ın mubah ettiğinden kaçmak da gerekmez. İnsan durması gerektiği yerde durmayı becerebiliyorsa ne güzel, her şeyin en iyisini en bolunu alsın. Nimet kullanımı arttıkça ibadet lezzetini artıramamak, İmkânlar çoğaldıkça mümin kardeşleri ve ilişki yoğunluğunu geliştiremiyor olmak, Dünya bize açıldıkça bizim onu bir imtihan olarak görüp ahirete olan yönümüzü pekiştirmek yerine bize gelen dünyaya ondan daha hızlı yürümek, Mezarlıkları mermerlerle imar etmeyi imanla imarın yerine ikame etmek, Ölümü başkalarının muhtemel derdi gibi görmek, Her geçen yılı, haramları biraz daha helale yaklaştıran bir takvim olarak hissetmek… Bunlar bizi bitirir. Bunlara karşı uyanık bulunan için ise risk henüz yok demektir. Allah yardımcımız olsun.
Allah Teâlâ hepimizi razı olacağı işlere erdirsin. Kadın, Allah’ın kulu olarak erkekten farklı değildir. Fıtratının gereği farklı olduğu birkaç alan dışarıda tutulursa kul ve insan olarak kadınla erkek aynıdırlar. Temelde böyle görülmelidir konu. Ümmetimizin bütün âlimleri, sahip olma ve tasarrufta bulunmada erkekle kadının aynı olduklarına ittifak etmişlerdir. Kadını bu hususlarda farklı gören bir âlim yoktur. Çünkü mesele Kur'an boyutunda aynı tutulmuştur, kimse farklı bir iddiada bulunamaz. Kadının mal ve para konusunda ne durumda olduğunu şu başlıklarda özetleyebiliriz: a. Kadının mirastan, hibeden, mehrinden ve çalışıp kazandığından birikimi olabilir. Bu birikim nakit para da olabilir diğer helal kullanılabilen menkul veya gayrimenkul yatırımlar, işletmeler olabilir. Malı olan bir kadın hiçbir engel olmadan malı üzerinde tasarruf edebilir. b. Müslüman kadın öğretmenlik, tıp, el sanatları, ticari işletmelerin bayanlar bölümü, din hizmetleri gibi alanlarda çalışabilir. Kadınlığı ve anneliği eritmeyen helal alanlarda çalışmasında sakınca olmaz. Yeter ki bu çalışma beraberinde harama hizmet, halvet gibi sakıncalar getirmesin. Tesettüründen taviz vermeden, velisi ve eşinin ön izni ile çalışırsa bu çalışması onu asi kul olmaya götürmez. Erkek veya kadın herkes her yerde her zaman Allah’ın şeriatına göre olmaya zaten mecburdur. c. Kadının geçimi açısından mali kaynak ele alındığında ise evleninceye kadar babasının onu geçindirmeye mecbur olduğunu bilmemiz gerekir. Anne olarak da geçimi çocuklarının üzerine görevdir. Eş olduğunda da kocası onu geçindirecektir. Kadının yuva yıkıcı, aile dağıtıcı bir durumu olmadığı sürece bu geçindirme ilkesi dinin teminatı altındadır. Hatta kadın normal çalışan bir kadın olduğunda bile eşi onu geçindirmek zorundadır. Boşanmış durumunda da iddeti bitene kadar eşi onu geçindirir. Baba, eş ve evlat sahibi olmayan kadının geçimi onun miras bağı kurulabilecek akrabaları üzerinedir, yine kadın boşlukta değildir. d. Kadın, olağanüstü ihtiyaç durumundaki çocukları, anne babası ve dede ninelerinin geçimini üstlenebilir. e. Kadının malına eşinin hiçbir şekilde müdahale hakkı yoktur. Erkeğin KAVVAME hakkı içinde kadının malına karışma maddesi yoktur. Kadın malını harcarken bir harama, israfa harcamıyorsa bir başkasına danışmaya mecbur değildir. Bu sormama kuralına eşi de dâhildir. Kadın malı ile alakalı konularda eşine karşı bir eksiklik oluşturmadığı sürece izni dâhilinde iş yapmak zorunda olmaz. Genel kurallar bu şekildedir. Allah Teâlâ erkeğimizle kadınımızla hepimizi helal ve bereketli mal sahibi olmaya kavuştursun.
dini sorular konusundaki diğer fetvalar
Birbirimizi ismimizle çağırmamız gerekmektedir. Eğer ismimizin dışında bir vasıfla çağıracaksak o da hoşlandığımız vasıflar olmalıdır. Lakap, seviyesiz, ahlakı düşük kimselerin uygulamasıdır. Müslüman, sözlerinin hesabını vereceğine iman etmiştir. Ağzımızdan çıkan kelimeler, ikinci bir mümini rencide ederse bu bir nevi kul hakkı olur. Çalınmış para gibi onun da hesabı sorulacaktır. En nazik, en tatlı ifadeler varken, kaba deyimlerle birbirimizi üzemeyiz. Kur’an’ımız Hucurat suresinde lakapla çağırmayı fasıklık olarak tanıtmaktadır. Biz ne lakap duymak isteriz ne de lakapla çağırırız. Bizim elimizden ve dilimizden kimse zarar görmemelidir. Müslümanlık budur.
Kızlarla erkeklerin süs eşyası takması arasında fark vardır. Kızlar, altın ve gümüş, diledikleri bir eşyayı takabilirler. Erkekler ise, altın takamazlar. Allah Müslüman erkeklere altın kullanmayı haram kılmıştır. Ancak, kör taklidi yansıtan süs eşyalarını takmamak onurlu bir Müslüman duruşudur. Ayrıca, erkeklere mahsus takıları kadınların takması, kadınlara mahsus olanları da er-keklerin takması, benzeşme haram olduğu için haramdır.
Böyle bir şey bilmiyorum, bilmek de istemiyorum.
İslamî konularda veya başka bir alanda erkek/kadın yazışması yasak değildir. Ne var ki, bu zamanda pek çok fitnenin bu yazışmalarla başladığını müşahede ettiğimizden tedbir açısından bu tür yazışmaları yanlış buluyoruz.
Ergenlik, çocuğun erkek veya kadın olma sürecine girmesi demektir. Bu da genelde on iki yaşı ile on beş yaşı arasındaki bir süreci yansıtmaktadır. Erginlik çağı bir yandan erkeklik veya kadınlık sürecini gösterirken bir yandan da Allah’ın katında sorumluluk sürecinin başladığını göstermektedir. Dinimizi anlatan kitaplarda genellikle bu kavram için ‘buluğ’ deyimi kullanılmaktadır.
Sizin kalbinizin yatmadığına benim de kalbim yatmıyor. Hoca efendiye nispet edilen bu görüşlerin neresini, ne kadar, nereye uyguladıklarını anlayamıyorum. Böyle tereddütlü işlerden uzak durun, dininizi canlı tutun.