Fetva Meclisi
Soru
Hocam, Tâlût isimli sohbet videonuzun yaklaşık 29. dakikasında Tâlût'un ordusunda 315 kişi kaldığından bahsediyorsunuz. Bu sayı hadisi şerifle sabit diyorsunuz. Aktaransa Ashab-ı Kiram'dan Ebu Said (r.a). Aklım karıştı, hadis peygamber efendimizin (s.a.v) sözü demek. Ama Tâlût 'un Câlût ile savaşı peygamberimizden (a.s) çok önce. Tâlût’un ordusunda Bedir savaşındaki 314 kişiyle aynı sayıda asker kaldığını söyleyen sahabe bunu nasıl biliyor? Hadis olduğuna göre bunu peygamber efendimizden(a.s) duymuş değil mi? Yani bu ashabın kendi söylemi olamaz. O zaman Tâlût'un ordusundaki kalan 315 kişilik asker sayısını peygamber efendimize (a.s) bildirilmiş, o da ashabının yanında bunu söylemiş ve Ebu Said (r.a) aktarmış diye mi anlamalıyım. Bu hadis'in hangi hadis kitabında geçtiğini sorabilir miyim? Doğruluğuna inanmadığımdan değil asla, ancak Tâlût olayı peygamber efendimizden (a.s) önce yaşanıyor, bu sayı Kur'an’da yer almıyor. Allah sizden razı olsun, ilminizi artışın inşallah.
Cevap
Benzer fetvalar
Ebu Hureyre radıyallahu anh bir sahabidir. Gece gündüz üç yıla yakın zaman Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber olmuştur. Üç yılda bir insan gün boyu beraber olduğu birinden birkaç bin söz duymuş olamaz mı? Sadece akılla düşünüldüğünde bile ortada garipsenecek bir durum yoktur. Buna rağmen şunu da bilmemiz gerekir: Sadece Ebu Hureyre radıyallahu anhın rivayet ettiği ve diğer sahabilerden rivayet edilmemiş hadis sayısı sadece 110 (yüz on) adettir. Diğer rivayet ettiği hadisleri başka sahabiler de rivayet etmişlerdir.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin ashabının yüz binin üzerinde olduğu kesin bir bilgidir. Onların tamamından bize hadis gelmemiştir. Yaklaşık olarak bin kadar sahabinin hadisleri bize ulaşmıştır. Onlardan da ilk yedisinin hadisleri büyük bölümü oluşturmaktadır. Ebu Hureyre, 5370; İbni Ömer, 2630; Enes bin Malik, 2286; Aişe, 2210; İbni Abbas, 1696; Cabir bin Abdillah, 1540; Ebu Said el-Hudri, 1170 hadis rivayet etmiştir. Sahabilerin diğerlerinden hadis rivayet edenlerin sayıları daha azdır. Kiminin geç Müslüman olması, erken ölmesi, dış faaliyetlerle görevlendirildiği için bilgi birikimi olmaması gibi pek çok sebep olabilir hadis rivayet azlığında. Allah her birinden razı olsun. Bizi dünya ve ahirette onlarla beraber kılsın.
Peygamber aleyhisselam efendimiz, dünya ve ahiretimiz için gerekli bütün bilgileri bize aktararak bu dünyadan gitmiştir. Onun bize aktardığı bilgiler arasında kıyamete kadar olacak olağan dışı bazı olaylar da bulunmaktadır. Bu aktardığı bilgilerin bir kısmı herkesin çıplak gözle bile görebileceği kadar açık konular, bazıları da derin bilgi gerektirecek konulardır. Sözünü ettiğimiz bu derin konuları ele alırken şu noktalara dikkat edilmesi gerekmektedir: Peygamber aleyhisselam efendimizden bize ulaşan bilgilerin sahih olanı ve olmayanı vardır. Sahih, ona ait olduğunda şüphe bulunmayan demektir. Bu bilgilerin önce sahih olup olmadığına bakılır. Özellikle sahih olmayan hadislerin sıradan insanlara aktarılıp zihinlerinin karışmasına ve umutsuz kalmalarına neden olmak yanlıştır. Hadisler bize Arapça dili ile taşınmıştır. Hadisleri anlarken iyi bir Arapça bilmeyenin iyi anlaması mümkün değildir. Hadislerde geçen konuları “işte şu olay/işte şu kişi/işte şu mekân” şeklinde muayyen bir noktaya tahsis etmek isabetli olmayabilir. Dünyanın ne kadar daha ömrü varsa bu hadisler o zamanlar için de geçerlidir ve bizim büyük, dehşet diye yorumladığımız nice olay belki de gelecek zamanlar içinde basit kalacaktır. Bu ihtimal unutulmamalıdır. Hadislerde anlatılan ağır olaylar Müslümanların umutsuz kalmalarını ve bir kenara çekilmelerini gerektirmemektedir. Müslüman için kural şudur: Her şeye rağmen Müslümanca hayatı devam ettirmek, kıyamete birkaç dakika bile kalsa elindeki fidanı dikmek. Bu ciddiyet ve önemseme ile bakılmadığında bu hadisler üzerinden Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme söylemediğini veya kastetmediğini söyletmiş oluruz. Allah muhafaza buyursun. Bu da Müslümanları yarın Rablerinin huzurunda mahcup olacakları evhama, vesveselere ve hatalı uygulamalara sevk edebilir. İnsanlara zulmetme, belli yerleri uğursuz görme, zaman ve umut israfına neden olma gibi sonuçlar da muhtemel olur.
Tarihte sıradan birini konuşur gibi bir sahabiyi konuşuyorsunuz, gayet düşündürücü bir durumdur bu. Size bu düşünceden ve sözlerden uzak durmanızı tavsiye ederim. Andığınız isim bir sahabidir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin eşlerinden birinin kardeşidir. Öyle veya böyle bu ümmetin önünde durmuş isimlerden biridir. Sıradan bir siyasetçi gibi değerlendiremezsiniz onu. Madem bizim önümüzdeki sahabe neslindendir, bizim onu amelleri ile beraber Allah'a bırakmamız gerekir. Doğrusu ve yanlışı ile yaptıklarının hesabının görüleceği bir yerdedir o şu anda. Biz ise o ve onun arkadaşları olan sahabilerin bütününe karşı edepli olmakla emrolunduk. Size tevbe etmenizi tavsiye ederim. Aklınızın almadığı olaylar ve konuları Allah'a havale edin. Böylesi daha makul olur.
Alakanıza teşekkür ederim. Bir kere daha tekrara gerek yok zannederim, biz bu sitede ilmi bir çalışma yapmıyoruz. Doğru bildiğimizi HALK KÜLTÜRÜ DÜZEYİNDE mü’min kardeşlerimize taşıyoruz. Şunu bilmelisiniz: Verilen kaynağı anlayacak düzeyde olan birinin bu sitede verilecek bir bilgiye zaten ihtiyacı yoktur. Kaynak inceleme imkânı olmayan için ise o kaynaklandırma sadece yer ve zaman israfı niteliğindedir. O kardeşlerimiz, bu siteden bilgi edinmek mecburiyetinde değildirler. Zaten ilmi manada bir site de değildir. Herkes kendine uygun olanı bulmalıdır. Bu siteden dini için istifade edenlerin düzeyi budur, biz onların duasını alıyoruz. Kendimize bunu vazife bildik. Bir diğer kardeşimiz de o kardeşlerimizin ihtiyacı olanı hazırlar, böylece de herkes vazifesini yapmış olur. Allah yardımcımız olsun, duanızı beklerim.
Naklettiğiniz söz hadis değildir. Ali bin Ebi talib radıyallahu anh üzerinden özellikle Şia kaynaklarında tekrarlanan aslı ilim ölçüleri ile ispat edilememiş sözlerdendir.
bilgi konusundaki diğer fetvalar
Dine ait hususları öğretmede iki durum vardır. Birincisi öğretecek kimsenin bulunmadığı bir ortamda bilenin öğretmesidir ki, bu durumda ücret talep etmesi hakkı olmaz. Bu pozisyon sözü edilen, “herkesin dinini öğretmesi” pozisyonudur. Fıkıh dilinde buna “farz-ı ayın” denmektedir. İkinci durum ise, pek çok öğretebilecek kimsenin bulunduğu durumdur ki, bu durumda öğretenlerden biri öğretmesinin karşılığında ücret alabilir. Bunun adı da pozisyonun “farz-ı kifaye” olmasıdır. Elbette böyle bir işi Allah için yapmış olmak en güzelidir.
Diploma düşmanlığı şeklinde bir şey olamaz. Hak edilmemiş diploma, kullanılamayan diploma bir A4 kâğıdından başka nedir? İnsanların ilim için çalışmaları mı gerekir, ilmi belgeleyen diploma için mi? Elbette ilim de olsun diploma da olsun denir bu soruya cevap olarak. Ama bugün gelinen noktada diploma var ilim yoksa bunun tenkit edilmesi gerekir ki gerçek aransın ve bulunsun. Aksi takdirde seccadesi olan ama namaz kılmayan insanlar gibi diploması olan ama ilmin gereğini yerine getirmeyen insanlara dönmüş oluruz. Asıl gaye ilim olmayınca özellikle din konusunda belli sakıncalar yaşıyoruz. Bunlardan bazılarını öne çıkarabiliriz: a- Diploma öne çıkınca ilimle amel eridi. Sözle iş arasındaki açı büyüdü. b- Kişilerde ucub/kendini beğenme ve kibir oluştu. c- Hakkı gizleme, hakkı yönlendirme kılıfı bulundu. d- Dünya nimetleri üzerine çullanıldı. İnsanların birbirlerine hasedi doğallaştı. e- Tartışmalar, gruplaşmalar çoğaldı. f- Kişilere taassup arttı. g- Bilgisizlik çoğaldı, bilgisizliğe rağmen bilgiçlik dini konularda bile normalleşti.
Yarışmada elde edilen kazancın helalliği kumar olup olmamasına göre değişmektedir. Buna göre de içeriği üzerinde ihtimal kurgusu yaptığımızda şu sonuçlar çıkmaktadır. TV’lerin neye neden hizmet ettiğine dair iyi düşünmek gerektiğini ise izaha lüzum hissetmiyoruz. Müslüman ne kadar kendisini o ortamda tutabilir, dinine ve ahlakına zarar vermeden ne kadar dik kalabilir sorusu da ayrı bir bölümdür. Meselenin sadece yarışma bölümüne cevabımız şudur: Eğer yarışma, iki yarışmacıdan her birinin diğerine kaybedenin kazanana vermesi şartına dayalıysa bu kumardır. Eğer yarışmaya katılan kişiye program sahibi, her bir aşamayı geçmesi karşılığında bir maddi değer veriyorsa ve kaybettiğinde ise bir şey istemiyorsa bu ödüldür; helaldir. Ancak program sahibi yarışmacının başarısız olması halinde yarışmacıdan maddi bir değer alıyorsa bu bir kumardır. İsterse program sahibi bu başarısız yarışmacıya bu maddi değeri programda kendisi vermiş olsun hüküm değişmez. Eğer yarışmaya katılan kişiye program sahibi, her bir aşamayı geçmesi karşılığında bir maddi değer veriyor ve belirli bir aşamaya kadar kaybettiğinde ise bir şey istemiyorsa, o aşamaya gelinceye kadarki kazancı haram olmamakla birlikte şüphelidir. Daha ilerisinin kumar olduğunu söylemeye gerek yoktur. Yarışmada kazanılan ödül helal midir?
Selamünaleyküm. İman etme düzeyinde bilgi kaynağımız SADECE Kur'an ve Sünnet'tir. Bu iki kaynağın dışındaki bütün bilgi kaynakları, bizim için bir kültür niteliğindedir. Âlimlerin bu iki kaynaktan yola çıkarak ortaya koydukları bilgiler ise, bu iki kaynağa dayanma açısından güvenilirliği kadar bağlayıcıdır. Bir âlimin mücerret görüş belirtmesi bizim için hürmete şayan olabilir ama ASLA DİN OLMAZ. Bir âlimin görüşünün din olması başka şey, muhterem olması başka şeydir. İkisi arasındaki çizgi, iman konumuz olması veya olmaması çizgisidir. Bilhassa rüya ve benzeri bilgileri bu noktadan ele alabilirsiniz.
Selamünaleyküm. Gerek Peygamber aleyhisselam efendimiz ve gerekse diğer peygamberler hakkında Kur'an ve hadislerde geçmeyen bilgilerin doğruluğu veya yanlışlığı hakkında hiçbir tartışma yapmayız. Doğru olması muhtemel bilgiler olarak da görebiliriz batıl hikâyeler olarak da görebiliriz. Bizi sadece Kur'an ve Sünnet bağlar.
Selamünaleyküm. Evet, şu andaki 'telif hakkı' mantığını eski kitaplarımızda bulmak mümkün değildir. Yeni bir mesele olarak, kitaplarımıza girmiştir. Bu husus, muasır ulemanın görüş beyan ettiği, içtihat etmeye çalıştığı konulardandır. Bu nedenle âyet veya hadisle direk desteklenmesi mümkün değildir. Ama dolaylı yollarla âyet ve hadis desteği ile belgelendirilmektedir. Sizin belirttiğiniz yönü ise, size göre doğru olan bir mantığa dayanmaktadır. Nihayetinde bir içtihat meselesidir bu, ehli olan içtihat eder. Allah'a emanet olunuz.